 |
Genç Yaşta Müspet İlimlere Yöneliş
Yaklaşık 14–15 yaşlarında "Molla Said" ünvanını alan Bediüzzaman Said Nursi, üstün ilmiyle çevresindeki tüm insanların dikkatini üzerine çekiyordu. 20 yaşlarındayken Vali Hasan Paşa'nın daveti üzerine geldiği Van'da ilmini daha da derinleştirmişti. Burada geçirdiği dönemde tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik, kimya, astronomi ve felsefe gibi ilimlerde ilerlemişti. Sahip olduğu bu yüksek ilim nedeniyle insanlar sürekli Üstad'ı münazaraya (karşılıklı konuşma, tartışma) davet etmeye başlamışlardı. Ancak Üstad bu kişilere karşı her seferinde ilmen üstün geliyordu. Üstad bu dönemleri öğrencisi Mustafa Sungur Bey'e şu şekilde anlatır:
"Mahfuzatım olan 80–90 kitapları ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmağa basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı ihata ettiğini (kuşattığını) gördüm. Artık başka bir şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kafi geldi."
Bediüzzaman Allah'ı tanımak ve yakınlaşmada bilimin ne kadar önemli olduğunu anladığı için, ülkede eğitim veren merkezlerin çoğalması için büyük gayret sarf etmiştir. Özellikle ihmal edilen Doğu illerindeki kişileri eğitecek bir Darü'l Fünun açılması için Tahir Paşa'nın da yardımlarıyla Erzurum ulemasıyla görüşmek üzere Erzurum'a gitmiştir. Bu yıllarda Erzurum'un önde gelen ulemasıyla yaptığı sohbetlerde bilimin din için ne kadar büyük önemi olduğunu, Avrupa'nın bu konuda büyük ölçüde ilerlediğini, hatta İslam alemini ve Osmanlı'yı bu şekilde mağlup etmek istediklerini ve bu nedenle Doğu’da bir üniversite açmanın şart olduğunu söylemiştir.
Bu görüşmelerden sonra aynı yıllar içerisinde Üstad Siirt'e gelir ve burada o dönemin meşhur Mollalarından Molla Fettullah Efendi'nin medresesine uğrar. Said Nursi'nin ilk defa "Bediüzzaman" ünvanıyla adlandırılması bu medresede olmuştur. Sorduğu sorulara aldığı cevaplardan yola çıkarak, Üstad'ın ilmine, aklına ve zekasına hayran kalan Fettullah Efendi, "Zeka ve hıfzın bu şekilde aşırı derecede bir insanda toplanması nadirdir" diyerek hayranlığını dile getirmiş ve ilk defa orada Üstad'a Bediüzzaman diye hitap etmiştir. Bu yıldan sonra Said Nursi, "zamanın en güzeli, çağın eşsizi" anlamına gelen Bediüzzaman olarak anılmaya başlamıştır. Said Nursi 1907 yılında İstanbul'a gelir. Burada Fatih Cami yakınlarındaki Osmanlı alimlerinin toplanma yeri olan Şekerci Hanına yerleşir. Üstad'ın bu hanın kapısına astığı "Burada her suale cevap verilir, her müşkil halledilir; fakat sual sorulmaz" yazan levha, dönemin uleması arasında büyük yankı uyandırmış ve bu levhayı asacak kadar kendisine güveni olan kişinin kim olduğu merak edildiği için Şekerci Hanının ziyaretçisi çok fazla olmuştur. Bunlardan biri de Diyanet işleri Müşavere Kurulu azalığı yapan Hasan Fehmi Başoğlu'dur ve kendisi Üstad'ı gördükten sonra şunları söylemiştir:
"...Ve yakinen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbi (kazanılan) değil, vehbi (Allah'ın lütfu ile)dir."
Dünya Hayatına Karşılık Ahireti Satın Almak
İnsanların büyük bir bölümü, dünya hayatının geçici olduğunun farkına varmaz; tam tersine dünya hayatındaki süslere dalıp oyalanırlar. Kimi sürekli daha çok mal toplamaya, kimi insanlar tarafından daha çok itibar görmeye, kimi daha iyi okullarda okumaya, kimi de işyerinde en başarılı kişi olarak bilinmeye çalışıp çabalar. Tüm bunlara öyle büyük bir hırsla bağlanırlar ki, bu oyalanma onlara ölüm sonrasında karşılaşacakları sonsuz ahiret hayatını tamamen unutturur. Ölümü bir yokoluş olarak algılar ve ölümden sonrası için bir hazırlık yapmayı düşünmezler.
Oysa Bediüzzaman Said Nursi'nin de söylediği gibi ölüm bir ayrılış, ya da yokoluş değil, tam tersine dünyada yaşanan imtihanın son bulma ve yapılanların karşılığını alma yeridir:
Kainattaki yok olma, ayrılık, yokluk zahiridir. Gerçekte ayrılık yoktur, kavuşma vardır. Yok olma ve yokluk yoktur, yenilenme vardır. Ve kainattaki herşey bir çeşit sonsuza kadar var olma başarısına sahiptir. Ölüm, bu geçici alemden sonsuz aleme gitmektir. Ölüm, hidayet ehli ve Kur'an ehilleri için öteki aleme gitmiş dost ve ahbaplarına kavuşma vesilesidir. Hem hakiki vatanlarına girmeye araçtır. Hem dünya zindanından cennet bahçesine bir davettir. Hem Rahman-ı Rahim'in fazlından kendi hizmetine karşılık bir ücret almadır. Hem hayat vazifesinin zorluğundan bir terhistir. Hem kulluk ve imtihanın talim ve talimatından bir paydosdur. (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 765)
Bediüzzaman'ın yukarıdaki sözlerinde de ifade ettiği gibi, dünyayı gerçek yurt zannetmek büyük bir gaflettir. Çünkü sonsuzluğun yanında dünya hayatının süresi tek bir an hükmünde bile değildir.
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 42. sayı (Aralık 2007) 26. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 384 kez incelendi.
|
 |
|