Bu site Harun Yahya'nın tüm eserlerini ve yeni çalışmaları ile ilgili haberleri size ulaştırmak için hazırlanmıştır. Sitemizde 7820 tanesi Türkçe, toplam 9221 adet eser bulunmaktadır. Tüm dökümanlar ücretsizdir. Bunların tamamını sitemizi kaynak göstermek şartıyla telif hakkı ödemeksizin yayınlayabilirsiniz.
Tüm dünya kamuoyunu meşgul eden Irak-ABD Savaşı, sonucu önceden belli bir senaryo muydu? Saddam Hüseyin'in Baas Partisiyle İsrail arasında nasıl bir gizli ittifak vardı? İsrail, İran-Irak Savaşı sırasında Saddam'ı nasıl kullandı? Saddam, ABD ve İsrail'e rağmen yıllarca nasıl iktidarda kaldı? Bu yazımızda işte bu önemli sorulara cevap arayacağız.
Dünyada 2003 yılının en çok konuşulan isimlerinin başında şüphesiz Irak'ın Eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin geliyor. ABD'nin kimyasal silah bahanesiyle işgal ettiği topraklarda güçlü bir direniş sergileyeceğini söyleyen Saddam Hüseyin, işgalin sürdüğü 20 gün içinde kendi halkını kırdırmaktan ve ülkesini Siyonizm'in gizli dünya egemenliği politikasına feda etmekten başka bir şey yapmadı.
Saddam Hüseyin, 1960'lı yıllarda Arap dünyasını sarmış olan "Arap sosyalizmi" akımının yanlış bir yola sürüklediği pek çok insandan biridir. Arap sosyalizmi, aşırı bir milliyetçilik ve fanatik bir üçüncü dünya solculuğunu birleştiren ve esas olarak da Sovyetler Birliği'nden destek gören bir hareketti. Sovyetler Birliği'nin Stalinist rejimi ve öğretisi, Arap sosyalistlerinin de dünya görüşüne damga vurdu. Bu nedenle saldırgan, baskıcı ve savaşçı bir siyaset geliştirdiler. Saddam, bu yanlış ideolojinin Irak'taki temsilcisi olan Baas Partisi'nin önde gelen bir militanıydı. Gençlik yıllarında örgütlediği Cihaz Hanin adlı terör çetesi aracılığıyla Baas karşıtı siyasi grup ve kişilere karşı çeşitli suikastler düzenledi. Baas'ın 1963'teki ilk darbesinden sonra, Saddam'ın yönetiminde bir "sorgu merkezi" kurulmuş ve burada pek çok insana korkunç işkenceler yapılmıştı. Saddam'ın yeni "işkence yöntemleri" geliştirdiği biliniyordu.
Saddam Stalin'den Etkilendi
Kapıldığı Stalinist ideolojinin etkisiyle acımasız bir kişilik geliştiren Saddam Hüseyin, iktidarı boyunca da acımasız yöntemler kullandı. 1980'de İran'ı işgal ederek 8 yıl sürecek çok kanlı bir savaş başlattı. 10 yıl sonra bu kez Kuveyt'i işgal etti. Ülke içinde de kendisine muhalif olarak gördüğü kişi ve gruplara karşı vahşet uyguladı. 1988 yılında Kuzey Irak'taki Halepçe köyüne karşı kimyasal silahlarla düzenlediği ve 5 bin masum insanın feci şekilde ölümüyle sonuçlanan saldırı, Saddam rejiminin insanlık suçlarından biriydi.
Saddam İran'a Neden Saldırdı
1980 yılının 22 Eylül günü, çok az kimse tarafından beklenmekte olan bir savaş başladı. Bağdat'taki Baas rejiminin diktatörü Saddam Hüseyin'in emri ile Irak ordusu, önceden hiçbir uyarı yapmadan, aniden İran sınırına saldırdı. Irak birlikleri, karşı tarafın hazırlıksız olmasının da etkisiyle, kısa sürede İran içinde önemli bir mesafe katederek petrol bölgesi Abadan'a kadar vardı. 24 Eylül günü, Abadan'daki dünyanın en büyük petrol rafinerisi alevler içindeydi.
Aslında Saddam Hüseyin'in başlattığı bu ani saldırıdan önce aylardır sürmekte olan bir sınır anlaşmazlığı vardı iki ülke arasında. Hatta saldırıdan bir hafta kadar önce Irak, 1975'te İran ile imzaladığı sınır anlaşmasını iptal ettiğini açıklamıştı. Kısacası iki ülke arasında gerilim oluşmuştu, ama yine de çok az kimse Saddam'ın bu denli radikal bir karar alıp İran'a saldıracağını bekliyordu.
İsrail'in Saddam Kartı
Bu "çok az kimse"nin çok önemli bir bölümü de, Washington'da ya da Batı Kudüs'te ikamet ediyordu: Saddam, İsrail'deki ve ABD'deki bazı güç merkezleriyle gizli bir iş birliği içinde başlatmıştı İran-Irak Savaşı'nı. Bu ilginç durum, İran'daki rejimle yakından ilgiliydi. Saddam'ın İran'a saldırmasından 1,5 yıl kadar önce çok önemli bir olay yaşanmıştı Tahran'da; İran Şahı Rıza Pehlevi, Ayetullah Humeyni'nin liderliğindeki devrimciler tarafından tahtından indirilmiş ve hemen ardından ülkede bir "İslam Cumhuriyeti" kurulmuştu. Bu durum, Saddam'a önemli bir konum sağlamıştı: İran'a karşı bir "kart" olarak kullanılabilecekti.
Saddam'ın 22 Eylül 1980'de İran'a başlattığı saldırıyı beklemekte olan "çok az kimse"nin çoğunun Washington ya da Batı Kudüs'te oturması, işte bu durumun bir sonucuydu.
Nitekim Saddam, İran'a saldırmak için dolaylı yoldan Batı'daki bazı önemli merkezlere danışmıştı. Ve tüm bunlar olurken, İsrailliler devre dışı değildiler kuşkusuz.
İran'ın eski devlet başkanı Abdül-Hasan Beni Sadr'ın verdiği bilgiye göre, 1980 yazında, İsrailli askeri uzmanlar, Iraklı subaylar ve Şah yanlısı İranlı sürgünler ile Paris'te bir araya gelerek, İran'a Irak tarafından düzenlenecek olan saldırının planı hakkında gizli istişare görüşmeleri yapmışlardı. Peki ama İsrail, nasıl bu denli hızlı bir biçimde Bağdat rejimiyle "müttefik" haline gelebilmişti? Irak, Yahudi devletini çevreleyen "Arap denizi"nin en önemli unsurlarından biri olarak bilinirdi her zaman. İktidardaki Baas Partisi ise, güçlü anti-İsrail söylemiyle tanınırdı. Oysa Irak Baas Partisi'nin ve en son lideri Saddam Hüseyin'in İsrail konusundaki muhalif tavrı, gerçekte sadece göstermelikti.
Baas Yönetiminin İşkence Yöntemleri
Ancak Kasım iktidarda fazla kalamadı. 1963 Şubatında Irak Devlet Başkanı Kasım bir saray darbesi sonucu iktidardan düşürüldü. Darbeyi düzenleyen ekip, kendilerine "Baas" (Diriliş) Partisi adı veren bir grup subay ve sokak militanından oluşuyordu. Bu militanların arasında, darbe günü Albay Kasım'ı öldürmek için görevli olan altı kişilik timin de üyesi olan genç bir adam dikkat çekiyordu: Saddam Hüseyin el-Tıkriti, yani Tıkritli Saddam Hüseyin. Asker olmamasına karşın sürekli üniforma ile gezen bu genç ve hırslı adam, darbenin hemen ardından Baas yönetimi tarafından terör ve suikastlerden sorumlu özel bir grubun başına getirildi. İlk yaptığı iş ise, darbe muhaliflerini sorgulamak için yeni ve etkili işkence yöntemleri geliştirmek oldu. Baas'ın saray darbesi ile doğan bu iktidarı aynı yılın Kasım ayında sona erince, Saddam Hüseyin'in işkence merkezi ortaya çıkarılmıştı.
Baas'ın on aydan az süren kısa iktidarı, yine bir darbe ile sona ermişti. Darbeyi yapanlar ise, Baas'ın devirmiş olduğu Albay Kasım'ın çizgisini koruyan solculardı. Yönetime Abdül-Salim Arif geçti. Irak Arap Sosyalist Birliği'ni kuran Arif, 1966'da bir uçak kazasında ölünce yerini kardeşi Abdül-Rahman aldı. Ancak Baas yeraltında örgütlenmeye devam ediyordu. Ve 17 Temmuz 1968'de ikinci bir darbe daha gerçekleştirdi. Bu seferki darbe, kalıcıydı. (Harun Yahya, İsrail'in Kürt Kartı)
Bu ikinci Baas darbesinin lideri Ahmed Hasan el-Bekir'di. İkinci lider görünümündeki kişi ise, kısa süre sonra perde arkasındaki gerçek lider haline gelecek olan "işkence uzmanı"ydı: Saddam Hüseyin. Saddam rejimin kilit noktalarına kendi akrabalarını yerleştirerek ve siyasi rakiplerini tasviye ederek zamanda tüm siyasi gücü elinde toplayacaktı.
Baas İdeolojisi ve Marksizm
Irak'ta 1968'de iktidarı ele geçiren Baas Partisi, 1940 yılında Michel Eflak ve Salah Bitar adlı iki öğretmen tarafından Şam'da kurulmuştu. Baas; Marksizm, 19. yüzyıl Alman milliyetçiliği ve geleneksel Arap milliyetçiliğinin karışımı niteliğindeki bir ideolojiye ve hem sosyalist hem faşist bir siyasi metoda sahipti. Nitekim Irak'ta iktidara geldikten sonra da "solcu-faşist" bir program uygulayarak kanlı bir rejim kurdu. Devlet Başkanı el-Bekir ve Başkan Yardımcısı Saddam Hüseyin'in emri ile, Bağdat'taki Tahrir meydanının elektrik direklerine çok sayıda eski bakan, siyasetçi ve "ajan" olduğu iddia edilen rejim muhalifi asıldı. Baas rejimi kanlıydı ve bunun en büyük sorumlularından biri de Saddam Hüseyin'di.
Nasır'ın 1967 Savaşı'nda (Altı Gün Savaşı) uğradığı büyük yenilgi, Mısır liderinin Arap dünyasındaki itibarını önemli ölçüde zedelemişti. Irak'taki Nasırist yönetimin bir yıl sonraki Baasçı bir darbe ile devrilmesinde ise, Nasırizmin bu itibar kaybının önemli bir rolü vardı. Adel Darwish ve Gregory Alexander'ın deyimiyle, "İsrail'in zaferi, Baasçıların Irak'ta iktidarı ele geçirmelerinde çok büyük bir faktördü. Yani Irak Baasçıları ile İsrail'in çıkarları uyuşuyordu.
Baas Yönetimi ile İsrail Yakınlaşması
Bu elbette planlı bir durum değildi, ama başka göstergeler, Irak Baasçıları ile İsrail arasında fiili bir yakınlaşma olduğunu gösteriyordu. Baas Partisi, henüz iktidarı ele geçirmeden 7 ay önce, Kasım 1967'de, İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngören 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararını reddettiğini açıklamıştı. Bu, İsrail'le aynı siyaseti izlemek anlamına geliyordu.
1970 yılında ise, Irak'ın Baas hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı William Rogers tarafından öne sürülen üç aylık ateşkes planının Mısır tarafından kabul edilişini şiddetle kınamıştı. Oysa bu ateşkes Mısır açısından son derece gerekliydi. Bu üç aylık sürede, Ruslar, Mısır ordusunu karadan havaya atılan SA2, SA-3 ve SA-6 füzeleriyle tahkim etmişlerdi. Bu ateşkesin ardından da, İsrail Mısır'a karşı aylardır sürdürdüğü yıpratma savaşını kesmek zorunda kalacaktı. Bu konuda da Irak Baasçıları İsrail ile aynı çizgide hareket etmişlerdi.
Saddam Neden İktidarda Kaldı?
1991 yılındaki Körfez Savaşı, İsrail'in Ortadoğu stratejisine uygun olarak başladı. Yahudi devleti, Irak'ın vurulmasını uzun zamandır istiyordu ve Saddam'ın Kuveyt'i işgal etmesi, ABD'yi buna ikna etmek için bulunmaz bir gerekçe olmuştu. Bu sağlanırsa, İsrail'in Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurma hayali gerçekleşebilirdi.
Ancak bilindiği gibi Körfez Savaşı'nın ardından Irak parçalanmadı. Kuzey'de bir Kürt devleti kurulmadı. ABD, Saddam'ı iktidardan düşürme hedefinden vazgeçti. Savaşın ardından toparlanan Saddam rejimi, ülkenin toprak bütünlüğünü yeniden sağladı.
Peki neden? Eğer Körfez Savaşı İsrail'in Ortadoğu stratejisine uygun olarak gelişmiş olsaydı, neden sonucunda İsrail'in on yıllardır hedeflediği Kürt devleti kurulmamıştı?
Sorunun cevabı, Irak'ın kuzeyiyle değil, güneyiyle ilgiliydi.
ABD'nin Körfez Savaşı'ndan hemen sonra Saddam'a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten çok, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.
Saddam'ın ordularının yenilgisi üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiileri de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler'e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler'i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda "İran ekisi" demek olduğu için de, ABD Saddam'ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi. Kısacası, Körfez Savaşı'nın ardından hemen bir Kürt devleti kurulmamasının nedeni, "İran etkisi" korkusuydu.
Peki ABD'yi bu "İran etkisi"ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?
Saddam'ın Bölgedeki Taşeron Misyonu
Yine aynı adres: İsrail. İran'ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi devleti, Kürt devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmemeye ve gerekirse bu projeyi bekletmeye hazırdı. Oded Yinon'un 1982 tarihli raporu Irak'ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran'daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.
Turan Yavuz, ABD'nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail'in söz konusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:
"1960'lardan bu yana Irak'taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Molla Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak'a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti... Şimdi tedirginlik, ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey'de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney'de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney'de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami hareketin yayılması, İsrail için Saddam'ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington'a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington'ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak'ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi." (Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı, 165-166)
Ne Saddam Bulundu Ne Kimyasal Silah
Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam'ı da Bağdat'ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası Saddam, 1980'li yıllardaki misyonunu, yani İran'a karşı "taşeron" işlevini korumaya devam edecekti. Kürt devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.
Newsweek Eylül 1992'de "A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran" (Körfez'de Tehlikeli Oyun: Irak Parçalanırsa, İran'a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk'in "Irak parçalandığında güneyinin İran'ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz" şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı.
Kısacası 1991'deki Körfez Savaşı İsrail'in Ortadoğu hesaplarına uygun olarak gelişti ve sonuçlandı. 2003'teki Irak Savaşı da yine İsrail'in Ortadoğu hesaplarına uygun olarak planlandı ve yine aynı senaryoya uygun şekilde sonuçlandı. Ne Saddam Hüseyin yakalanabildi ne de dumanı tüten tek bir kimyasal silah. Tüm dünya kamuoyunu aylarca meşgul eden Irak-ABD Savaşı tüm dengeleri de alt üst etti. NATO ve BM tüm fonksiyonlarını yitirirken dünyanın en ünlü stratejistleri Saddam'ın heykeli Bağdat sokaklarında sürüklenirken şu yorumu yaptılar: "Artık dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."
Bu makale, Araştırma Dergisi20. sayı (Haziran 2003) 2. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 363 kez incelendi.
Lütfen bulamadığınız, bozuk veya hatalı link verilmiş dosyalar için mail gönderin. Çalıştıramadığınız dosyalar için yardım sayfamıza bakabilirsiniz
Yorum Ekle
Yorum ekleyebilmek için kullanıcı girişi yapmalısınız. Üye değilseniz buraya tıklayınız.
Tavsiyelerimiz
Bu Makale ile ilgili yazarın aşağıdaki eserlerini de inceleyebilirsiniz;