 |
Bediüzzaman’dan Hatırlatmalar
Yaratılışın Delillerini Görmek
Kainatta gördüğümüz tüm güzelliklerin Allah'ın birer mucizesi olduğunu, bu hikmetleri ancak ülfet perdesini kaldırmak suretiyle görebileceğimizi ve akıl ve kalp gözüyle değerlendirebileceğimizi bildiren Bediüzzaman Said Nursi, bir sözünde bunu şöyle açıklamıştır:
Eğer gayet intizamlı (düzenli), mizanlı (dengeli), san’atlı, hikmetli (ilimli) şu mevcudat (yaratılmış olan varlıklar), nihayetsiz kadîr (sonsuz güç sahibi Allah'a), hakîm bir zâta (hakimiyet sahibi Allah'a) verilmezse, belki tabiata isnad edilse (dayandırılırsa), lâzım gelir ki, tabiat, her bir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe (kaynak) ve tezgâh olduğu hadsiz (sınırsız) çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine (meydana getirilmelerine) medar (sebep) olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak, içine tohumları nöbetle atılan umum (bütün) çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve heyetlerini (topluluklarını) teşkil (meydana getirme) ve tasvir edebilir (açıklayabilir) bir kabiliyeti, bilfiil (bizzat) görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâle (büyüklük sahibi ve her şeye gücü yeten Allah'a) verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için mânevî, ayrı, tabiî (tabiatın gereği) bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler (erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmiş şekli; zigot) ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ (hidrojen), müvellidülhumuza (oksijen), karbon, azotun intizamsız (düzensiz), şekilsiz, hamur gibi halitasından (karışımından) ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya (ışık) dahi, herbiri basit ve şuursuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz (sınırsız) çiçeklerin teşkilleri (meydana getirilmeleri) ayrı ayrı ve gayet muntazam (düzenli) ve san’atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe (apaçık bir şekilde) ve bizzarure (mecburi olarak) iktiza (luzüm) ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta (ölçekte) matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayattar (yaşayan) kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları (dokumaları) dokuyabilsin. (Risale-i Nur Külliyatı, 23. Lema)
Risale-i Nur’dan Hikmetler
"İnsan eğer kesrete (bolluğa) dalıp kainat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fanilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasarete (zarara, hasara) düşer. Hem fena, hem fani, hem ademe (yokluğa) düşer. Hem manen kendini idam eder. Eğer insan-ı Kuran'dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete (gönlünü tamamen Allah ile meşgul etme hali) müteveccih (yönelmiş) olsa, ubudiyetin miraciyle arş-ı kemalata çıkabilir (kulluğun en ileri derecesine, olgunluğun zirvesine çıkabilir). Baki bir insan olur.”
“İnsan cismen küçük, zaif (zayıf) ve aciz (güçsüz) olmakla beraber, hayvanattan addedildiği (sayıldığı) halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada (arzuhale) maliktir (sahiptir) ve hasredilmeyecek (birbirinden ayrılmayacak) derecede meyilleri vardır ve gayr-I mütenahi (sonu olmayan) emeller sahibidir ve addedilemez (sayılamaz) fikirleri vardır ve gayr-I mahdud (sonsuz) şeheviyye ve gadabiyye gibi kuvveleri (niyetleri) vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva ‘ (türler) ve alemlere fhriste olarak yaratılmıştır.” (Risale-i Nur Külliyatı, İbadetin Hakikati İşarat-ül I’caz, Sayfa:86)
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 32. sayı (Şubat 2007) 44. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 835 kez incelendi.
|
 |
|