 |
Son zamanlarda büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi hakkında gündeme gelen asılsız iftiralar, bu mübarek insanın mücadelesinin haklılığını ve doğruluğunu bir kez daha ispatlamaktadır. Kuran ahlakından ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetlerinden uzak bir zihniyetin ürünü olan bu ithamlar, dünyevi ve siyasi beklentiler nedeniyle feraseti kapanmış, olaylardaki hikmetleri kavrayamayan, sığ görüşlülerin hezeyanlarıdır. İmanen ve aklen zayıf olan bu kişilerin Bediüzzaman gibi kıymetli ve mübarek bir alimi anlayamamaları, onun aklını ve güzel ahlakını kavrayamamaları olağan bir durumdur. Ancak Kuran'ın ruhunu yaşayan ve Peygamberimiz (sav)'in yoluna gönülden uyanlar, hem bu iftiraların amacını hem de bundaki hikmetleri görebilmektedir.
Bu ithamlar, Bediüzzaman'ın değerini ve gücünü ortaya koymakta, bu mübarek insanı Müslümanların gözünde daha da büyük ve kıymetli yapmaktadır. Zira salih bir mümine atılan her iftira, yapılan her itham onu daha güçlü, daha dirayetli, daha derin imanlı ve Allah'ın izniyle Allah Katında daha değerli kılar.
Allah Kuran'da, geçmişte yaşamış peygamberlerin ve salih müminlerin yaşamları boyunca pek çok zorlukla karşı karşıya geldiklerini haber vermiştir. Allah'ın rızasını kazanmak ve insanları güzel ahlaka davet etmek dışında hiçbir amaçları olmayan bu mübarek insanlar, inkarcıların iftiralarına maruz kalmışlar, haksız yere hapis cezası almışlar, hatta evlerinden sürülmek ve öldürülmekle tehdit edilmişlerdir.
Peygamberlerin ve salih müminlerin yaşadıklarının benzerlerini yaşamak ise Allah'ın iman edenlere vaad ettiği bir durumdur. Bu vaadle karşılaşan müminler ise, Kuran ayetlerinin tecelli ettiğinin bilinciyle, sabır ve tevekkül gösterir, Allah'ın bu imtihanların karşılığını en güzeliyle vereceğini umarak sevinç ve heyecan duyarlar. Hayatı boyunca her türlü zorlukla karşılaşan, verdiği fikri mücadele nedeniyle ömrünün büyük kısmını hapisanelerde geçiren Bediüzzaman da başına gelen herşeyi sabır ve tevekkülle karşılamış, güzel ahlakıyla iman edenlere örnek olmuştur.
Bediüzzaman Said Nursi'nin karşılaştığı iftiralar ve suçlamalar da detaylı olarak incelendiğinde, bunların Kuran'da haber verilenlerle büyük bir benzerlik taşıdığı görülür. Elbette bu durum, samimi olarak iman edenler için güzel bir müjdedir.
"Menfaat Peşinde Koşmak" İftirası
Bediüzzaman'ın Allah'ın varlığını, milli ve manevi değerlerin önemini anlatan çalışmalarından rahatsız olan çevreler, bazı basın organlarını da kullanarak, Bediüzzaman'a karşı en olmadık iftiraları atmışlardır. Dönemin gazetelerinden birinde Bediüzzaman için söylenen asılsız ithamlardan biri şöyledir:
"Said-i Kürdi, dini siyasete alet yaparak irticai propagandalara girişmiş ve birtakım adamları kandırarak doğru yoldan şaşırtmaya çalıştığı anlaşılmıştır... Otuz senelik mayalı bir mürteci olup ifsad edecek saf vatandaş aramaktadır... Şeyhin (Bediüzzaman'ın) bu meseledeki rolünün bazı safdilleri kandırarak kendilerinden para çekmek olduğu anlaşılmıştır..." (Cumhuriyet, 10 Mayıs 1935)
Elbette, Bediüzzaman'ın vatana ve Milletimiz'e hizmetle, devlete bağlılıkla geçen ömrü tüm bu alçakça iftiralara karşı verilmiş en güzel cevaptır. Bediüzzaman, gerektiğinde vatanı için canını feda etmeye razı olmuş, büyük Türk Milleti'ni gönülden sevmiş, çevresindeki insanlara da vatan ve millet sevgisini aşılamış mübarek bir şahıstır. Eskişehir Mahkemesi'ndeki savunmasında bu samimi duygularını şöyle ifade etmiştir:
Benim gibi pek ciddi bir muhabbetle Türk Milleti'ni seven, ve Kuran'ın senasına (övülmesindeki) mazhariyetleri (başarıları) cihetiyle (nedeniyle) Türk Milleti'ni pek çok takdir eden ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kuran'ın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli taraftar bulunan...
Aynı gazetenin farklı tarihlerdeki haberlerinde ise, ''Dini istismar eden Said Nursi hakkında takibat başladı'',
''Said-i Nursi mühimsenecek bir kimse değildir. Maddi ve manevi menfaatler sağlamak amacında olan bir kimsedir'' diye tamamen iftiraya dayalı haberler yayınlanmıştır.
Dünyadan hiçbir beklentisi olmayan, hiçbir malı mülkü bulunmayan, kendi deyimiyle ''kendisini beğenmemeyi kendisine meslek edinen'' ve son derece mütevazi bir hayat yaşayan Bediüzzaman'a talebelerinden para elde etmeye çalışmak, liderlik hırsını tatmin etmek gibi asılsız, mantıksız, manasız iftiralar atılmış olmasının tek amacı, bu iftiralarla Bediüzzaman'ı etkisiz ve sözü dinlenmez hale getirmeye çalışmaktır.
Bu iftira, geçmişte peygamberlere atılan iftiraların da bir benzeridir. Peygamberler de kavimleri tarafından dini kullanarak menfaat elde etme suçlamasıyla karşı karşıya kalmışlardır. Örneğin Hz. Nuh'a şöyle iftira edilmiştir:
... Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor... (Müminun Suresi, 24)
Hz. Musa ve Hz. Harun'a, Firavun kavminin yaptığı asılsız suçlama ise şöyledir:
Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz. (Yunus Suresi, 78)
Delilik İftirası
Geçmişte yaşamış olan müminlere en çok atılan iftiralardan biri deliliktir. Bediüzzaman Said Nursi de aynı iftirayla karşılaşmıştır.
1908 yılında, yine suni olarak oluşturulan sebeplerle, mahkemeye sevk edilmiş ve mahkemenin görevlendirdiği doktor heyeti kendisine ''akli dengesi bozuk'' raporu vermiştir. Daha sonra sevk edildiği akıl hastanesindeki doktor, Bediüzzaman'ın kendisiyle konuşması sonucunda ''bu şahısta delilik varsa, dünyada akıllı yoktur'' diyerek, raporun asılsızlığını vurgulamıştır.
Bediüzzaman bundan sonra da söz konusu çevrelere ait basında sık sık delilik suçlamasıyla karşılaşmıştır. Din ahlakına düşman bazı çevrelere ait yayınlarda ''Said Nursi tımarhaneye de girip çıkmıştır'' gibi aldatıcı yorumlarla, kendilerince bu büyük İslam alimi hakkında halka yanlış bir imaj verilmeye çalışılmıştır.
Peygamberlerin de benzer iftirayla karşı karşıya kaldıkları ayetlerde şu şekilde haber verilmektedir:
"O (Hz. Nuh), kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin." (Müminun Suresi, 25)
Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar. (Müminun Suresi, 70)
Çevresindekileri Kandırarak Saptırdığı İddiası
Bediüzzaman ve talebeleri için öne sürülen iftiralardan biri de "İnanç Sömürücüleri" başlıklı yazı dizisi ile dönemin gazetelerinden birinde yer almıştır. Bu yazı dizisinde Said Nursi'nin talebeleri hakkında da Kuran'daki inkarcıların ''büyülenmişler'' iftirası tekrarlanmış ve ''bunlar sadece ve sadece dini bir taassupla ona bağlanmışlar, gözleri kafaları başka bir şeyi görmez, anlamaz olmuştu'' diye gerçeği hiçbir şekilde yansıtmayan ifadelere yer verilmiştir. Kuran'da geçmişte yaşamış ve Allah'ın gönderdiği elçilere tabi olmuş müminlerin de "düşük akıllılık" gibi gerçek dışı suçlamalarla itham edildikleri haber verilmiştir:
Ve (yine) kendilerine: "İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin" denildiğinde: "Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?" derler. Bilin ki, gerçekten asıl düşük-akıllılar kendileridir; ama bilmezler. (Bakara Suresi, 13)
Bu iftiralarla, Bediüzzaman'ın, çevresindeki gençlerin beyinlerini yıkadığı, bu gençlerin de, beyinleri yıkanacak kadar akıldan ve mantıktan yoksun insanlar oldukları havası oluşturulmaya çalışılmıştır. Yani Bediüzzaman -tıpkı geçmişteki Müslümanların karşılaştıkları gibi- bir nevi "büyücülük"le itham edilmiştir.
Oysa, Bediüzzaman ve yanındaki müminler, akılları, vicdanları, Kuran'ın ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetinin rehberliği ile hareket eden aklı selim sahibi insanlardı. Ve bu iftiraları atanlar da aslında bunun böyle olduğunu çok iyi biliyorlardı. Nitekim bu iftiraların hiçbiri Bediüzzaman'a ve yanındaki Müslümanlara bir zarar verememiş; aksine baştan beri üzerinde durduğumuz gibi, bu olaylar karşısında gösterdikleri sabır ve tevekkül, onların manevi olgunluğunun, ahiretteki derecelerinin artmasına vesile olmuştur.
Dini Sapkınlık İftirası
Bediüzzaman'a karşı yapılan suçlamalardan birisi de onun İslami hükümleri saptırarak, kendine göre bir din anlayışı savunduğu ve çevresindeki kişilere de sözde bu sapkın dini telkin ettiği yönündedir. Bediüzzaman'ın, Kuran’a ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine uymadığı, kendine göre bir din oluşturduğu şeklindeki provokasyonların amacı, halkı ve konuyu ayrıntısıyla bilmeyen bazı dindar çevreleri kışkırtarak Bediüzzaman'ı onlara yanlış tanıtmaya çalışmak olmuştur.
Ancak inkarcı kesimin bu iftirası da bir işe yaramamıştır. Çünkü Bediüzzaman'a karşı ortaya atılan bu ''sapkınlık'' iddiasının, Hz. Nuh'a ''... gerçekte biz seni açıkça bir 'şaşırmışlık ve sapmışlık' içinde görüyoruz'' (Araf Suresi, 60) diyen inkarcıların iftiralarının bir benzeri olduğunu akıl ve vicdan sahibi Müslümanlar açıkça görmüşlerdir.
Bediüzzaman'ın, Kendisine Atılan İftiralar Karşısındaki Örnek Tavrı
Bediüzzaman'ın kendisine atılan iftiralara ve aleyhinde kurulan düzenlere karşı tutumu da, Kuran'da bildirilen peygamberlerin ve salih müminlerin ahlakı ile benzer olmuştur. Bu iftiralara karşı son derece sabırlı ve mütevekkil bir tavır göstermiş, çevresindekilere ise şevki, neşesi, kararlılığı ve imanı ile her zaman güzel bir örnek teşkil etmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur'da, kendisine yöneltilen iftiralar sonucunda aldığı hapis cezasını ve kendisine çektirilen sıkıntıların güzel ve hayırlı yönlerini şöyle anlatmıştır:
Bediüzzaman'ın ve çevresinde bulunan iman ehlinin zorluklara, iftiralara ve hileli düzenlere karşı gösterdikleri tavır, tüm Müslümanların kendilerine örnek alması gereken salih ve mütevekkil mümin tavrıdır. Allah Kuran'da inkarcıların düzenleri karşısında nasıl davranmaları gerektiğini şöyle hatırlatmıştır:
Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme. Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir. (Nahl Suresi, 127-128)
Benim şahsımı çürütmek fikriyle, hiç kimsenin inanmayacağı isnadlarda bulundular. Pek acib (acayip) iftiraları işaaya (uygulamaya) çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar. Sonra pek adi bahanelerle, zemheririn (kışın) en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek (tutuklayarak), büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutlak (herkesten ayırarak) içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, zaafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inayet-i İlahiye (Allah'ın yardımı) ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti (ortaya çıktı). Manen: "Sen hapse Medrese-i Yûsufiye (Yusuf Medresesi) namı vermişsin; hem Denizli'de sıkıntınızdan bin derece ziyade hem ferah, hem manevî kar, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların fütuhatı (fetihleri) gibi neticeler, size şekva (şikayet) yerinde binler şükrettirdi, her bir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibadet hükmüne getirdi; o fani (geçici) saatleri bâkileştirdi (sonsuzlaştırdı). (Lemalar, s. 244)
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 26. sayı (Ağustos 2006) 16. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 1.095 kez incelendi.
|
 |
|