Bu site Harun Yahya'nın tüm eserlerini ve yeni çalışmaları ile ilgili haberleri size ulaştırmak için hazırlanmıştır. Sitemizde 15960 tanesi Türkçe, toplam 19258 adet eser bulunmaktadır. Tüm dökümanlar ücretsizdir. Bunların tamamını sitemizi kaynak göstermek şartıyla telif hakkı ödemeksizin yayınlayabilirsiniz.
Sayın Adnan Oktar'ın A9 TV'deki Canlı Sohbeti (12 Ağustos 2011; 17:00)
Ağustos 2011
SUNUCU 1: İyi günler Sayın seyircilerimiz. “Adnan Oktar ile Ramazan Sohbetleri” programında yine sizlerle birlikteyiz. Konuğumuz Simona bugün aramızda yine. Buyrun Hocam.
ADNAN OKTAR: Evet, Simona’yı çok sevdik. Simona çok güzel huylu, çok asil, bayağı kaliteli, maşaAllah. Hocam buyrun.
BETÜL HANIM: Estağfirullah Hocam, izninizle inşaAllah. Ali Bulaç Hocamız Zaman Gazetesi’ndeki yazısında Hocam, açıkça ifade etmeden ama Mehdiyet’in müjdesini vermiş. Yazısında İslam coğrafyasında çıkan fırtınaları dindirecek ve dünyaya barışı getirecek olan ülkenin Türkiye olduğunu belirtmiş ve önümüzdeki dönemde tüm mezheplerin ve Ehl-i Kitab’ın İslam çatısı altında birleşerek dünyayı içine girdiği derin krizden de kurtaracağını söylemiş.
ADNAN OKTAR: Kardeşim, Mehdi kelimesinden niye çekinirler, ben anlamıyorum, sanki zehirlenecekler. Ali Bulaç Ağabeyimiz, kardeşimiz diyeyim, çok dürüst, samimi bir insandır. Hz. Mehdi (a.s.) konusunu ben onunla konuşmuştum. Ortalı bakıyordu, olabilir de, olmayabilir de gibi bir üslubu vardı, ama bu sefer netleşmiş kanaati demek ki, inşaAllah. Açıkça, alenen söylemek lazım. Bakın Bediüzzaman ne diyor: “Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi Mehdi Al-i Resul’ün temsil ettiği kutsi cemaatin.” Bir Mehdi Al-i Resul var, temsilci bu aynı zamanda, bakın temsil ediyor, bir topluluğu temsil ediyor. Kimi temsil ediyor? Kutsi bir cemaati, kendisinin kutsi cemaatini. Kendisi ve cemaatinin oluşturduğu topluluktan bir şahs-ı manevi meydana geliyor. Bakın diyor ki: “Bu şahs-ı manevinin üç vazifesi var.” Ama kimler var onlara dikkat edelim. Mehdi Al-i Resul var. Mehdi Al-i Resul ne yapıyor? Bu kutsi cemaati temsil ediyor. Bu kutsi cemaat ve Mehdi Al-i Resul birlikte şahs-ı manevi oluşturuyorlar ve üç vazifesi var. “Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını Rahmet-i İlahiye’den bekliyoruz.” Onun cemiyeti, yani Hz. Mehdi (a.s.)’sız onun cemiyeti değil, Hz. Mehdi (a.s.) ile birlikte onun cemiyeti. Kardeşlerimiz, Hz. Mehdi (a.s.)’ı ayırmak istiyor o cemaatten. Müsaade edin de Hz. Mehdi (a.s.)’da o cemaatin içinde olsun. Talebeleri oradaysa Hz. Mehdi (a.s.) niye orada olmuyor, değil mi? Tamam talebeleri olsun da, Hz. Mehdi (a.s.) olmasın, diyorlar. Hz. Mehdi (a.s.) da olsun müsaade edin de. Zaten Hz. Mehdi (a.s.) yoksa nasıl orada cemaat oluşmuş olacak, Hz. Mehdi (a.s.) cemaati olacak? “Ve seyyidler cemaati yapacağını Rahmet-i İlahiye’den bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak. Birincisi…” Bakın çok açık ve şiddetle kaçındıkları bir konu bu, birçok kişinin. “Fen ve felsefenin tasallutuyla..." bakın olay fen ve felsefenin içinde, ana konu olarak bunu söylüyor Bediüzzaman. “Fen ve felsefenin tasallutuyla (musallat olmasıyla) ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içinde intişar etmesiyle (Darwinist, materyalist, Marksist, Leninist felsefe)...” ‘Maddiyun ve tabiyyun taunu...” Darwinizm, materyalizmden oluşan materyalist felsefenin dalları. Nedir? Darwinizm, Leninizm, Stalinizm. Bakın, “Maddiyun ve tabiiyyun taunu (vebası) beşer içinde (insanlık içinde) intişar etmesiyle (gelişmesiyle)...” Biz ne diyoruz? PKK’da en büyük tehlike felsefe diyoruz, felsefeden zehirlendiler diyoruz. Bediüzzaman ne diyor? ‘Fen ve felsefenin tasallutuyla oluyor bu’ diyor. Biz tedaviyi nasıl yapacağız? Fen ve felsefe ile yapacağız. “Fen ve felsefeyi...” tabii her şeyden önce Kuran’ın ışığıyla. “... her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini...” Darwinizm, materyalizm, Marksizm, Leninist felsefeyi, “... maddiyun fikrini tam sustutracak bir tarzda...” bakın yarım değil, yarım değil. “... tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek...” İman ehlini Darwinizm’e, materyalizme düşmekten muhafaza etmek. “... bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla...” Bakın hem dünyayı bırakacak, hem her şeyi bırakacak. Hayatın bütün sosyal yönlerinden çekilmekle; yani evlenmiyor, mal mülk edinmiyor, işe girmiyor, şuna girmiyor, buna girmiyor. Açıkça söylüyor bakın bunu, “... ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla (hayatın bütün yönlerinden çekilmekle) çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden...” araştırma ve sürekli meşgul olmayı ve zamanı sürekli alan bir faaliyet içerisinde olmayı gerektirdiğinden, “... iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdi’nin...” şahs-ı manevi değil bakın, Hazret-i Mehdi’nin, bizzat şahsının. “... o vazifesini bizzat kendisi...” bakın daha ne desin? Sahtekarlık yapanlara ben hayret ediyorum. “... o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal...” o kadar sıkışıktır ki vakti Hz. Mehdi (a.s.)’ın, bir de hal açısından, özel bir hal var Hz. Mehdi (a.s.)’da, hal açısından da müsait değildir, diyor. “Hal müsaade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor.” ‘Bu yoğun faaliyeti onunla iştigale vakit bırakmıyor’ diyor. “Her halde o vazifeyi ondan evvel bir taife...” Bediüzzaman Müslümanlar’a taife demez. Bir taife, Ehl-i Kitap’tan veyahut bilim adamlarından çalışma yapan, felsefeyi, materyalizmi, Darwinizm’i eleştiren, o konuda her türlü araştırmayı yapan bilim adamları. “Her halde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek.” Mesela paleontologlar fosiller çıkartıyorlar, proteinin yapısı anlaşılıyor, proteinin tesadüfen olamayacağı anlaşılıyor. “Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat” Hz. Mehdi (a.s.), bakın ‘o zat’, şahs-ı manevi değil. Allah rızası için sahtekarlık yapmasınlar, üç kağıtçılığa gerek yok, dürüst olsunlar. “O zat, o taifenin...” o bilim adamlarının “... uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri...” o her türlü bilgiyi, onunla ilgili kitaplardan, dergilerden elde ettiği bilgiyi “... kendine hazır bir program yapacak.” Kitaplar yapacak, CD’ler yapacak, konferanslar düzenleyecek, ne yapacaksa artık. “Onunla o birinci vazifeyi...” Birinci vazife neydi? Fen ve felsefeyi etkisiz hale getirmek, ‘maddiyun ve tabiyyun taununu tam susturmak.’ “O birinci vazifeyi tam susturmuş olacak. Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve manevi ordusu...” Kimin manevi ordusu? Hz. Mehdi (a.s.)’ın. “... yalnız ihlas...” Nedir ihlas? Allah rızası için samimi tavırlar göstermek. “... ve sadakat (sadık) ve tesanüd...” istinad halinde, yani birbirleri ile bağlantı halinde. “... tesanüd sıfatlarına tam sahip olan...” bakın yarım değil, tam sahip olan, mükemmeller. “... tam sahip olan bir kısım şakirdlerdir.” Talebelerinin tamamı değil, bir kısım, talebelerinin bir kısmı. O 313 kişiden belki 20 kişi, belki 30 kişi bu konuya ayrılacaklar diyor. Bu konuda Hz. Mehdi (a.s.)’a yardım olacaklar, diyor. “... bir kısım şakirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar...” Sayıları çok çok az çünkü. “... az da olsalar manen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” Orduların yapamadığını onlar yapacak, diyor. Bakın, “Kuvvetli (çok etkili) ve kıymetli sayılırlar.” İkinci vazifesi, üçüncü vazifesi hepsini sayıyor Bediüzzaman. “O zat” diyor bakın yine, “O zat bütün ehli imanın manevi yardımlarıyla...” Müslümanlar’ın hepsinin manevi yardımlarıyla. “... ve İttihad-i İslam’ın muhavenetiyle...” bakın şimdi herkes biz İttihad-i İslam dedikten sonra, herkes ittihad-i İslam’dan bahsetmeye başladı, her yerde duyuyorsunuz. Yeni Asya’da da, tam İttihad-i İslam zamanı diyor. “... İttihad-i İslam’ın muavenetiyle (yardımıyla) bütün ulema ve evliyanın...” tarikat şeyhlerinin, hoca efendilerin, alimlerin. “... bütün ulema ve evliyanın...” evliya, Şeyh Nazım Hocamız gibi işte, Şeyh Ahmet Yasini gibi, Mahmut Efendi gibi değerli insanların. “... bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Al-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakar seyyidlerin iltihaklarıyla (katılımlarıyla) o vazifeyi uzmayı yapmaya çalışır”. ‘O büyük vazifeyi yapmaya çalışır’ diyor. Kaç yıl? 40 yıl, maşaAllah. “Şimdi hakikat hal böyle olduğu halde en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak...” işte 40 yıllık en önemli Hz. Mehdi (a.s.)’ın faaliyet kısmı. “... ve imanı tahkiki bir surette umuma ders vermek...” kitaplar, CD’ler, televizyon programları, radyo programları, bütün umuma, bütün dünyaya ders vermek. “... hatta avamında imanını...” bakın sırf üniversite, lise öğrencilerini değil, avamın da, yani halktan, köyden kardeşlerimizin, Anadolu’daki ilkokul mezunu bir insan. “... hatta avamında imanını tahkiki yapmak (güçlendirmek) vazifesi ise manen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici manasına tam sarahatını ifade ettiği için, Nur şakirdleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nispeten ikinci ve üçüncü derecedir diye Risale-i Nur’un şahs-ı manevisinin haklı olarak bir nevi Mehdi telakki ediyorlar.” İşte bu Mehdi saplantısının sebebi o. Şahs-ı maneviye niye Mehdi dediklerini açıklyıor Bediüzzaman. Yanlışlıklarının, hatalarının nereden kaynaklandığını ilmi olarak açıklıyor. Hatayı tam teşhis edip bütün detayları ile ortaya koyuyor. “O şahs-ı mânevînin de bir mümessili, Nur şakirtlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîde bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden...” ‘Beni Mehdi zannettiklerinden’ diyor, “... bazen o ismi ona da veriyorlar.” Bakın ‘Risale-i Nur’a da Mehdi diyorlar, şahs-ı manevisine de Mehdi diyorlar, bana da Mehdi diyorlar’ diyor. Bakın, hepsine Mehdi diyorlar, diyor. “Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir.” ‘Hatadır, yanlışlıktır’ diyor. Bakın, teknik yönünü de açıklıyor, imani, Kurani bütün yönlerini açıklıyor. Teknik demeyeyim de Allah affetsin, her yönden açıklıyor. “... iltibas ve bir sehivdir.” ‘Hatadır, yanlışlıktır’ diyor. “Fakat onlar onda mesul değiller.” ‘Suçlu değiller bundan dolayı’ diyor. “Çünkü ziyade hüsn-ü zan...” çok fazla hüsn-ü zan etmek, güzel gözle bakmak, işte Mehdi’dir demek, Mehdi olabilir demek; şeyhlerine, hocalarına, sevdiklerine Mehdi gözüyle bakmak. “... eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez.” ‘Bu hüsn-ü zan suç değildir’ diyor. Hani oturup, ‘falancayı niye Mehdi zannediyorsunuz, niye Mehdi gibi görüyorsunuz denemez, hüsn-ü zan edebilir bir insan’ diyor. “Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni... “ kendi keşke Mehdi olsa, keşke ahir zamanın şahsı olsa gibi, “... bir temenni ve Nur talebelerinin kemâl-i itikatlarının bir tereşşuhu gördüğümden, onlara çok ilişmezdim.” ‘Fazla üstlerine gitmedim, yanlış yapıyorlar ama fazla üstlerine de gitmedim’ diyor. “Hattâ eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhir zamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri, bu tahkikat ile tevili anlaşılır.” ‘Öyle hüsn-ü zanlar olabilir, geçmişte de yapılmış’ diyor. “Demek iki noktada bir iltibas var; tevil lâzımdır.” ‘İki noktada hata var, yanlışlık var bunların düzeltilmesi lazım. Saplantı halinde bana veyahut Risale-i Nur’a veyahut şahs-ı manevisine Mehdi demeyin. Doğrusunu size anlatıyorum, ahir zaman gelecek. Fen ve felsefeyi esas alan, Darwinist, materyalist sistemi yerle bir edecek ve tam, sarahatan bu görevi yapacak, bir tek onunla da bırakmayacak’ diyor. “Hilafet-i Muhammediye ünvanıyla şeair-i İslamiyeyi ihya etmektir. Alem-i İslam’ın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve manevi tehlikelerden ve gadabı İlahi’den (kıyametten) kurtarmaktır. Maddi ve manevi tehlikelerden (anarşi ve terörden) ve büyük belalardan, depremlerden, zelzelelerden korumaktır.” Ayrıca, gadabı İlahi’den, büyük tehlikelerden, kıyametten korumaktır. “Bu vazifenin nokta-i istinadi ve hadimleri milyonlarla efradı bulunan ordular lazımdır.” diyor. ‘Benim zamanımda böyle bir şey olmadı’ diyor Bediüzzaman. ‘Ne böyle ordular oluştu ne’ “Hilafet-i Muhammedi ünvanı ile şeair-i İslam’ı ihya edip alemi İslam’ın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddi ve manevi tehlikeden, gababi ilahiden kurtaracak bir faaliyet olmadı” ‘ben kısmen yaptım’ diyor. Bir cihette diyor, bir cihette. Bütün Mehdiler bir cihette gördüler bu görevi diyor. Ama Hz. Mehdi (a.s.) nasıl yapacak? ‘Bütün dünya çapında tam anlamıyla yapacak’ diyor. “Üçüncü vazifesi: İnkılabat-ı zamaniye ile (zamanın inkılapları ile) çok ahkam-ı Kuraniyenin zedelenmesine (Kuran’ın birçok hükmünün kalkması ile) ve şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tâtile uğramasıyla...” Kuran ahlakının ortadan kalkmasıyla, “... o zat” bakın, şahs-ı manevi değil bir daha söylüyorum, “o zat.” Terbiyesizlik yapmasınlar, zekamızla alay etmeye kalkarlarsa, aklımızla alay etmeye kalkarlarsa ben onların aptal olduğunu düşünürüm. Akıllı olsunlar, akıllı olsunlar biraz komik olabilir, dengeli olsunlar. “... o zât, bütün ehl-i imanın mânevî yardımlarıyla (dünya çapında) ve İttihad-ı İslâm’ın muavenetiyle...” Bediüzzaman zamanında İttihad-ı İslam oldu mu? İttihad-ı İslam’ı hedefledi Bediüzzaman, ileride olacak dedi İttihad-i İslam. Onun yardımı kime oluyor? Hz. Mehdi (a.s.)’a oluyor; İttihad-ı islam’ın muaveneti. “... ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Âl-i Beyt’in neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla...” Böyle bir iltihak Bediüzzaman zamanında oldu mu? Allah’tan korkun, gözümüzün içine baka baka yalan söylemenin ne alemi var? “... o vazifeyi uzmayı yapmaya çalışır.” diyor. “Şimdi hakikat-i hal böyle olduğu halde...” Neden yalan söylediklerini, neden saplantıya girdiklerini açıklıyor. İyi niyetle, samimiyetle yapanları tenzih ederim. Bir de bazıları da mecbur olduğu için yapıyor. Şimdi Fethullah Hoca dese ki, “evet Hz. Mehdi (a.s.) çıkmıştır” dese, yer yerinden oynardı. Diyecekler ki, nerede Hz. Mehdi (a.s.)? İstanbul’da dese, çok büyük olay çıkar. Yerini bilmiyorum dese, yine olay çıkar. Kendini mi ima ediyorsun diyecekler, falancayı mı söylüyorsun diyecekler, neyi kastediyorsun diyecekler. Onun için Fethullah Hoca ortalı konuşuyor. İşte şahs-ı manevidir, şahıstır, olabilir de, olmayabilir de, Bediüzzaman şöyle gibi de demiştir, böyle gibi de demiştir. Hz. İsa (a.s.) için de aynısını yapıyor. Şahs-ı manevi de olabilir, şahıs da olabilir, gelmiş de olabilir, gelecek de olabilir. İşin doğrusu yoğun konuşmalar arasında konuyu boğuyor, mecbur hissediyor kendisini, çünkü aksinde olay çıkıyor. “Hz. İsa (a.s.) gelecek” diye bir kelime geçirdiler, yer yerinden oynadı, bir kelime; o da kapalı yolla. Onun için Hocamız mazur olabilir, ama delikanlı aleminin mazur olması olmaz. Delikanlı alemi açık açık söyleyecek. Fethullah Hocamız da delikanlıdır ama konum itibariyle mecbur diyebiliriz. Cübbeli’nin derdi ayrı, keyfi kaçacak onun. Ha bire gezmenin peşinde adam. O dedem de dün, Hz. Mehdi (a.s.) gelmesin ne güzel, işimizi gücümüzü yapıyoruz, diyor. O filmi göstersene, o mübareğin. Hayır, ben ellerinden öperim, talebesiyim, Allah razı olsun ama münasebetsizlik yapınca da cevabını vermemiz gerekir. İttihad-ı İslam istemiyor dedem, Türk-İslam Birliği’ni istemiyor. “Rahatız, bir şey yok. Nerede, kan mı var, fitne mi var, olay mı var? Anarşi, terör hiçbir şey yok ki. Selimiye Camii’sinin o sessiz ortamında huşu ile namazımı kılıyoruz, ne var kardeşim, nereden çıkartıyorsunuz böyle bir şeyi? Allah’a çok şükür çok saygı, hürmet görüyoruz. Bütün Müslümanlar huzur içinde. Çok rahat olun, İttihad-i İslam’a, Türk-İslam Birliği’ne gerek yok, Hz. Mehdi (a.s.)’a da gerek yok, Hz. İsa (a.s.)’ın inişine de gerek yok, işimize bakalım. Evlenin, işinize gücünüze bakın, yiyin için, ondan sonra sarmısağı ben döveyim, soğanı da sen çilt, salata… “diyor. Göster şu filmi.
VTR:: Cevat Akşit’in “Şu an dünyada anarşi ve terör yoktur. Ahir zaman alametleri gerçekleşmemiştir.” iddialarına cevap.
ADNAN OKTAR: Cevat Akşit Hoca, görüşmedim kendisiyle, tanımıyorum da, filmini getirdiler, o zaman gördüm, anladım. Çok çok acayip böyle bir şey söylemişse. Bunlar böyle macera filmi değil gösterdiklerimiz, Hollywood filmi değil. Hayattan gerçek filmler ve Türkiye’de de bu var, PKK’da bunu yapıyor. Mısır’da da var, Irak’ta da var, her yerde var, bütün dünya kaynıyor. Dünya tarihinde görülmemiş bir fitne ve katliam var ve dünyanın %99’u dinsiz imansız oldu. Darwinist, materyalist felsefenin eline teslim oldu, Hoca da son derece rahat. “Caminin içi ne kadar sessiz, bakın ne güzel, namazımı kılıyoruz, kimse bir şey diyor mu? Camiye gelip bana hizmet ediyorlar, hürmet ediyorlar,” diyor. Çok seviyorlarmış. Bir çık dışarı bir bak bakalım dünyaya. Fas’a, Tunus’a, Cezayir’e git, Libya’ya git; Libya kan gölü gibi yer yerinden oynuyor. Filistin’in zaten hali malum, Doğu Türkistan’da sel gibi kanlar akıyor. Afganistan’da adamlar kulak kesiyorlar, parmak kesip kurutup kollarına, bacaklarına süs diye asıyor adamlar, boynuna asıyor. Akıl almaz bir kepazelik var. Hoca da Müslümanlar’ın şevkini kırmak, heyecanını kırmakla uğraşıyor. “Hiçbir şey yok çok rahat olun” diyor. “Türk-İslam Birliği’ne de gerek yok, İttihad-ı İslam’a da gerek yok, Hz. Mehdi (a.s.)’a da gerek yok, Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın inişine de gerek yok, hiçbir şeye gerek yok. Oturun oturduğunuz yerde, namazını kılın, pilavınızı da yiyin, üzerine de sarmısaklı yoğurt.” Kuran’da işaret edilmiştir; Hz. Musa (a.s.)’ın kavmi acur, sarımsak, soğan istiyorlar. Allah; “şu değersiz şeyleri, Allah’ın verdiklerine mi tercih ediyorsunuz” diyor. Hakikaten sarımsak, soğan tavsiye edilecek, yenilecek bir şey değildir, ha bire millete tavsiye ediyorlar. Çok ayıptır bir Müslüman’ın sarımsak kokarak bir yere gitmesi. Birinin evinin, ocağının sarımsak kokması, soğan kokması, bütün mahalleye soğan kokusunu yaymak, değil mi? Kötü ve rahatsız edici bir koku olduğu belli bunun. Israrla bunu tavsiye etmenin veyahut millete yedirtmenin, o şekilde milletin burnunun dibine gidip bu şekilde konuşmanın bir alemi yok. Bir de oruçluyken insan ağzını sık sık çalkalayıp tertemiz yapması lazım. Müslüman mis gibi kokar. Ağzının çirkin, pis kokusunu kutsal görüyor. Pis koku kutsal olmaz, pislik kutsal olmaz, çirkinlik kutsal olmaz. Gayet kolay, Allah ona imkan vermiş, ağzının içini çalkalarsın hiçbir şey de olmaz, oruca da zarar vermez, tertemiz olur ağzın. Pis kokulu şeyleri Müslümanlar’a yedirtmek; iftara çağırıyor mesela, sarımsak kokulu bir şeyi oturup yedirtiyor. Adam çıkıp evine gidiyor, orada da milleti rahatsız ediyor. Ve bu belirli bir kesimin sanki klasik bir özelliğiymiş gibi oluyor. Çorabı ayrı kokar, ağzı ayrı kokar, yediği ayrı kokar ve bunu da hiç hissetmiyor gibi üslubu. İnsan karşısındakini rahatsız ettiğini, etrafındakileri rahatsız ettiğini nasıl bilmez! Müslüman çok kaliteli, aklı başında, derin düşünen bir insan olması lazım. Tertemiz olacak her şeyi; yemesi, içmesi, yatması, kalkması her şeyi tertemiz olacak. Üslubu temiz olacak, örnek alınacak bir hayatı olması lazım Müslüman’ın. Berbatlığı takva alameti olarak görüyor. Berbat giyinmeyi, berbat yemeyi, berbat tavırlar göstermeyi takva alameti olarak gösteriyor. O müşriklerin tavrıdır. Allah Kuran’da diyor, ayette, şeytandan Allah’a sığınırım. “Dünya da sizin, ahirette ise yalnızca sizin” diyor. Çünkü dünyada küfür de nimetlerden istifade ediyor, ama ‘ahirette sadece size aittir’ diyor. Fakat dünyada sizin değil demiyor Allah, ‘dünyada da sizin’ diyor, inşaAllah.
“Canım Muhammed Adnan Hocam, iki gündür programınızı izleyemedim. Köyde yaşlı bir halam var, hastalanmış onu ziyarete gittim. Köyde internet yok, TV’de kanallar çekmiyor. En çok sizi özledim. Saçlarınızı kesmişsiniz, çok yakışıklı olmuşsunuz, ayrıca çok gençleşmişsiniz.” Ben bu söze acayip hayret ediyorum. Ben zaten gencim, ne alaka, evet. “Ama siz gençleşirken biz yaşlanıyoruz sanıyorum.” diyor. Yok sen yaşlanmıyorsun, niye yaşlanasın? Ama ben hakikaten; geçende de söylemiştim, 54 yaşındayım. 54 yaşındayım deyince eskiden böyle dede olurdu insan. Elinden, cildinden, damarlar dışarı fırlar, kemiklerine etleri oturur, eti sertleşir falan bir şey olurdu. Hemen anlaşılırdı, kemik yapısından, etinden falan. Ben lisedeyken aynı böyleydim, yine aynıyım, inşaAllah. Onun için hayret ediyorum, o şeyin ne felsefesine alışabiliyorum, alışabilirim; yani 54 yaşın. Kendine has bir üslubu var o 54 yaşın, kendine has bir ses tonu oluyor, daha değişik oluyor onların tavırları falan. Herkesi tenzih ederim, bir kısmı için söylüyorum. Asla yapamayacağım bir şey, Allah vermesin, hiç istemem de zaten. “Sizi çok çok seviyorum, canımsınız.” diyor bir hanım kardeşimiz. Sevgisini ifade eden daha güzel cümlelerde kurmuş. Saffet Mertoğlu: “Değerli Muhammed Adnan Hocam, Müslümanlar’ı savunan, Mehdiyet’i anlatıp İttihad-i İslam’ın kurulması için samimi çaba harcayan, ilk dikkat çeken insan sizsiniz. Bazı insanların sanki Müslümanlar’a zulüm yapılmıyormuş gibi Mehdiyet çağında olduğumuzu gizlemeye çalışmalarının altındaki amaç nedir Hocam? Niye Müslümanlar’ın kurtuluşu ve birliği için çaba harcamıyorlar.” diyor Saffet Mertoğlu. Keyifleri kaçmasın istiyorlar, düzenleri hoşlarına gidiyor, çok sıradan düşünüyorlar ve Müslümanlar’ın bir kısmının işine geldiği için onların kafasına uyuyor, çünkü çıkarına uygun. Müslüman samimi olacak, alabildiğine samimi olacak. İhlas denilen şey samimiyettir, inşaAllah. Cübbeli Hazretleri, astronot kardeşimiz bize biraz Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsetsin de, hem de şöyle diğer Akşit Hoca’nın da kalbine iyilik olur, Cübbeli’ye de istfade olur, iyi olur. Gerçi kendi dediklerini o duymak istemiyordur, taraftarlarının dahi bir kısmı duymak istemiyor. Bakın kendi taraftarları, Cübbeli’nin Mehdiyet ile ilgili bu sözlerini duymak istemiyorlar; kendinin şöyle küçük bir ekibi var. Kendisi de duymak istemiyor, ama ben zorla duyurtacağım, inşaAllah. Evet, buyrun dinleyelim.
VTR:: Cübbeli: “Hz. Mehdi (a.s.)’a öncü sayılan alametler, mutlaka bir yüzyılın başından önce meydana gelmelidir.”
VTR:: Daha önce Hz. Mehdi (a.s.) şu anda 30 yaşında diyen Cübbeli, şimdi ise Arifan Dergisi’nde bunların tam tersini iddia ederek, Hz. Mehdi (a.s.)’ın çıkışını haber veren yüzlerce alameti gizlemeye çalışmaktadır.
ADNAN OKTAR: Hocam buyrun.
BETÜL HANIM: Estağfirullah Hocam, başüstüne. Hocam bir haber var La Figaro Gazetesi’nde. “Avrupa tarafından yorgun düşen Türkiye, Osmanlı birliği kurmaya karar verdi.” başlığı şeklinde yapılmış haber.
ADNAN OKTAR: Ya kafayı Osmanlı’ya taktılar. Osmanlı bir dönemdi, geldi-geçti. Yeniden Osmanlı olacak diye bir şey yok. İttihad-ı İslam ayrı bir şeydir, Türk-İslam Birliği ayrı bir şeydir, Müslümanlar’ın birlikte olmasıdır. Her devlet ayrıdır, bağımsızdır, rejimlerine bir müdahale olmaz. Herkes kendi iç ve dış işlerinde bağımsızdır. Bu bir kardeşlik, sevgi ve muhabbet bağıdır. Osmanlı’nın siyasi yapısı daha değişikti, fetih siyaseti de vardı ve siyasi hakimiyeti görülüyordu, ama asimile etmiyordu, dillerine, dinlerine dokunmuyordu. Türk-İslam Birliği’nde hiçbir şeyine karışılmaz. Sevgi ve kardeşlik, dostluk esas olur, yardımlaşma esas olur, derin sevgi, derin muhabbet bağıdır. Büyük bir aile gibi düşünün; büyük bir ailede insan çocuğuna nasıl titiz olur, eşine nasıl titiz olur, annesine nasıl titiz olur, aynı bu şekildedir. Ailesine titiz olan bir babanın çocuklarını koruyup kollaması gibidir İttihad-ı İslam, Türk-İslam Birliği. İnsan çocuğuna karışıyor mu? Gidiyor istediği gibi okulunda da okuyor, geziyor, başkasın da karışmıyor, ama tehlike olduğu vakit insan korur. İttihad-ı İslam da budur, inşaAllah.
Barla Lahikası 250’de Bedüizzaman: “Aziz ve gayretli âhiret kardeşim ve hizmet-i Kur'ân'da yoldaşım Hulûsî-i sânî ve Sabri-i evvel!” Bedüizzaman onlara özel isimler takmış böyle. “MâşâAllah Yirminci Mektub'un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız. Mektubunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zaten o dersi alıyorsunuz.” yani Risale-i Nur da var diyor. “Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakikî ilm-i kelâmın dersleridir.” Bak! “Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakikî ilm-i kelâmın dersleridir.” Demek ki ilmi-i kelamın dersleri Risale-i Nur’da var mıymış? Var, hem de mükemmel şeklide var. “İmam-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhir zamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir surette beyan edecek ki; umum ehl-i keşf ve tarîkatın fevkinde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir.” Bak diyor ki; İmam-ı Rabbani gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: “Âhir zamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir surette beyan edecek ki; umum ehl-i keşf ve tarîkatın fevkinde,” ‘umum ehl-i keşf ve tarîkatın fevkinde’ yani hepsinin üstünde. “... o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmam-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.” Yani ahir zamanın Mehdi’si gibi görmüştür, diyor. Bir ara şüphe etmişler kendilerinden hakikaten İmam-ı Rabbani de, Muhiddin Arabi Hazretleri de. ”Senin şu âciz ve fakir ve hiç ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkinde olarak kendimi o gelecek adam yani Mehdi olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyâkatim yoktur. Fakat” diyor Bedüizzaman, “ Fakat o ileride gelecek acîb şahsın (Hz. Mehdi (a.s.)’ın) bir hizmetkârı ve ona (Hz. Mehdi (a.s.)’a) yer hâzır edecek bir dümdârı (önden giden askeri) ve o büyük kumandanın (Hz. Mehdi (a.s.)’ın) pîşdâr bir neferi olduğumu zannediyorum.” diyor. Kardeşim inanmıyor musunuz bu insanın sözüne, yalan mı söylüyor? Yok kardeşim yalan söylüyor da diyorlar. Siz doğru söylüyorsunuz o zaman. Bedüizzaman’ı sen yalancılıkla nasıl itham edersin sen, deli misin sen? Aklını başına al. Bak diyor ki: “Fakat o ileride gelecek acîb şahsın” ilerde gelecek diyor Hz. Mehdi (a.s.). Yok geldi, onun öyle demesine bakma, diyor. O zaman yalan söylüyor, öyle mi? Çok ayıp, Allah’tan korkun. ”Fakat o ileride gelecek acîb şahsın (Hz. Mehdi (a.s.)’ın) bir hizmetkârı,” bak ‘Hz. Mehdi (a.s.)’ın hizmetkârıyım’ diyor Bedüizzaman. “... ve ona (Hz. Mehdi (a.s.)’a) yer hâzır edecek (zemin hazır edecek) bir dümdârıyım (öncüsüyüm) ve o büyük kumandanın...” herhangi bir kumandan değil, bak “... o büyük kumandanın pîşdâr (önden giden) bir neferi olduğumu zannediyorum.” Askeri olduğumu zannediyorum diyor, net konuşmuş. ”Ve ondandır ki, sen de o yazılan şeylerden o acîb kokuyu aldın. Hem mektubun da ayeti olan esrârı suâl ediyorsun. Evet o âyetin büyük bir denizinden çok Sözlerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusus Yirminci Mektub'da, Otuz Üçüncü Mektub'da, Otuz İkinci Söz'de, Yirmi İkinci Söz'de onun bazı çeşmeleri var.” ‘Ayeti ben biraz açtım’ diyor Bedüizzaman. “Elbette o âyette çok tabakât var (çok sırları var). Her taife bir tabakadan hissesini almıştır. Ruhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım, fakat şimdiye kadar müteferrik surette yazıldığından öyle kalmış. Şimdilik onunla iktifâ edilmiş.” Ne demek? ‘Bayağı bir sır var ayette, sonra göreceksiniz’ diyor. “Kardeşiniz Said” diyor, evet. Risale-i Nur’u iyi açıklarım. Şimdi bakın Risale-i Nur’un bu kısımlarını birçok nur talebesi gizler ve bunları anlatmaz veyahut yalan söyleyip, çarpıtıp aldatırlar karşılarındakini. Açık, aleni manasını; karşıdakinin zekasını alay ederek, onu hâşâ geri zekalı yerine koyarak, örtbas etmeye ve sahtekarca yalanlarla bambaşka bir şekle sokmaya çalışırlar. Bir kısmı, bu tarz kişiler var. Ben ne yapıyorum? Bütün açıklığıyla delikanlıca, bir tek Allah’tan korkarak bağıra bağıra anlatıyorum. Benim gibi anlatan da birini Allahualem pek bulamazlar ben söyleyeyim, acayip çekinirler. Bunu adam böyle okuyacak bir Risale-i Nur dershanesinde, dört kilometreye kadar kovarlar adamı, oraya bir daha yanaşamaz. Birçok dershanede bu gerçekleri asla söyletmezler. Tabii güzel, iyi dershaneleri tenzih ediyorum. Birçok yerde suret-i katiyede söyletmezler. Öyle canlarını yakıyorum ki; üstelikte televizyondan, internetten, en çekindikleri şeyi yapıyorum, kabuslarıyım onların, kabusları. En istemedikleri olay da bu; sahtekarca kırk yıl, elli yıl bunu gizlediler ve kimseye bunu duyurtturmadılar. Bakın bütün oyunlarını bozdum, paramparça ettim, çarede bulamıyorlar. Ne yapsın adamlar? Gelip ağzımı kapatacak hali yok, konuşuyoruz. Zavallıca seyrediyorlar sadece, boşa emek verdiler. ‘Sırren tenevveret’ bilmem ne falan ‘karşısındakı’ falan diyerek gizlemeye çalıştılar. Karşısındakinin onlara ne yaptığını gördüler işte. Bundan sonra sahtekarlığa müsaade yok, dürüst olacaklar, inşaAllah.
“Esselamun Aleyküm ve Rahmetullah” Ve Aleyna, Aleykümselam ve Rahmetullahu ve Berakatuhu. Ramazan’da nur gibi parlayan simanızı gördükçe, daha da çok feyizyâb oluyoruz.” Ne güzel bir söz! Osmanlıca muhteşem bir ifade, Allah razı olsun. “Sayın Muhammed Adnan Hocam, her gördüğümde daha da gençleşiyorsunuz, maşaAllah.” Allah Allah, ya genç adama gençleşiyorsunuz, neyse haydi bakalım. “Allah rızası için sizi çok seviyorum, sizin talebeniz olmak istiyorum. Hocam talebelik şartlarınız nelerdir?” Üç tane vesikalık fotoğraf getireceksin, bir. Muhtardan belge getireceksin, iki. Ne şartı olur ya? Kardeşiz, hepimiz kardeşiz. Ben de sizin talebenizim, sizde benim talebemsiniz. Ben sizden bir şey öğreniyorum, bak şu Osmanlıca güzel sözü ben senden öğrendim, ne güzel. “Feyizyab oluyoruz” diyorsun, ne kadar şahane, Allah razı olsun. Sen de benim öğretmenimsin ben de senin öğretmeninim. Nasıl senin şartın yoksa, benim de şartım yok, inşaAllah. Ali Osman Özbaş, maşaAllah. Nanoteknoloji yüksek lisans öğrencisi ve sizden dua himmet bekleyen talebeniz, diyor İzmir’den. Hay maşaAllah, Allah seni başarılı kılsın, inşaAllah. “Karınca kararınca acizane hizmetler hakkında. Selamun Aleyküm, kalplerin üstadı nur yüzlü Muhammed Adnan Ağabeyim.” Ve Aleyna Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Ağabeyimiz, kardeşimiz,” her şeyimiz demeyelim de, çok şeyimiz, “can Hocam, ellerinizden öpüyoruz Hocam.” Ben de sizin ellerinizden öpüyorum. “Acizane ve karınca kararınca kendimize göre az çok hizmetlerle Allah (cc) vesilesi ile sizlerin tavsiyelerinizle infak etmeye çalışıyoruz. Bir ağabeyimiz vesilesi ile kendimizce hizmetler yapıyoruz, kitap dağıtıyoruz diyor.” Evet, Allah razı olsun, maşaAllah. İnternet sitesi kurmak güzel hizmet. Mesela ne güzel bak, Tokat’ta kardeşlerimiz bir alana, küçük bir alana ufak bir çadır kurmuşlar, hizmet ediyorlar çok güzel. Mesela bir büfe kiralarsın, orayı kitapçı dükkanı haline getirirsin. Geçenlerde bir kardeşimiz yapmış, helal olsun, maşaAllah. İşlek bir yerde güzel bir büfeyi kitapçı dükkanına çevirmiş, oraya da bizim kitapları koymuş, gelene gidene oradan satıyorlar, bu da çok güzel hizmet, hepsi çok güzel, maşaAllah. Kardeşim hiçbir şey yoksa, mesela kitabının arkasına, şurasına A9 TV’yi yaz, tükenmez kalemle yaz A9 TV işte şu frekansta şu şeyde deyin. Kitabını bir misafirin geldiğinde okuduğunda kapağında onu orada görür, “a... buraya bir not düşmüş hangi televizyon kanalı bu acaba” der onu oradan görür, değil mi? Artık bak bir tükenmez kalem ile bir satır bile yazabilirsin. Mesela kartını veriyorsun arkadaşına, kartını yazarken arkasına A9 TV’nin frekansını ver, değil mi ? Yaz, eğer matbu olarak elinde yoksa, ki o da gayet normal, zordur her zaman bulunmaz. Tükenmez kalemle yaz, sana bir hizmet işte, çok güzel. ‘Ben fakirim, gücüm yetmiyor.’ kardeşim hepimiz fakiriz, etmeyin gözünüzü yiyim, inşaAllah. Karınca kararınca, inşaAllah. Hiçbir şeyin yoksa, manava gittiğinde de ki ‘Allah şu elmayı ne güzel yaratmış.’. Adam Allah’ın adını duysun orada, ne güzel. Darwin bunun, bu elmanın tesadüfen olduğunu söylüyor, halbuki şu portakalın, şu lezzetinin güzelliğine bak, Allah ne güzel üstüne ambalaj yapmış, dersin. C vitaminli, sulu şekerli, mis gibi mandalina, mis gibi de kokusu var. Darwin ‘bu tesadüfen oldu’ diyor. Adam yanlış düşünüyor, Allah’ın yarattığı açıkça görülüyor, nasıl konuşuyor bu adam böyle dedin mi, al sana işte bir sadaka, tasadduk, bu da Allah yolunda bir hizmet. Bunu da mı diyemiyorsun? Taksiye bindin mesela, adam diyor ki abi nereye gideceksin, şuraya mı gideceksin? Allah razı olsun kardeşim dersin inerken. Taksi şoförüne Allah razı olsun dersin. Adam mecbur değil ki sana zaten, Allah rızası için o da hizmet ediyor. Ne güzel, Allah’ın adını duymuş olur adam ne güzel, değil mi? Yolda gelirken maşaAllah ne güzel ağaçlar, çiçekler ne kadar güzel dersin boş muhabbet edeceğine. İki kelime, adamın içi açılır, kalbine ferahlık, inşirah gelir. Diyor ki ben onu yapamıyorum bunu yapamıyorum; yaparsın, çok güzel de yaparsın. Bir kitap al, hediye et, gidip çikolata hediye edeceğine. Adamı kolesterolden Allah esirgesin komaya sokacak şekerden, Allah vermesin. Efendim baktın şeker alıyorsun, almıyorum dersin. Git bir kitap al hediye et, bir Kuran al hediye et. Kitap derken, herhangi bir kitap değil tabii, etkileyici kitap kastediyoruz, inşaAllah. Biraz bir ara verelim.
ADNAN OKTAR: Evet Hocam sizden bir şeyler dinleyelim.
BETÜL HANIM: Estağfirullah Hocam, Güngören Belediyesi’nin düzenlediği Ramazan etkinliklerinde bir ay boyunca standımız yer alıyordu. Her akşam bu alana binlerce kişi geliyormuş. Recep Ulusoy, Mustafa Kurtuluş adlı kardeşlerimiz her gün standda sizin kitaplarınızı ücretsiz olarak dağıtıyorlar. A9 TV hakkında bilgiler veriyorlar, A9 TV broşürleri dağıtıyorlar. Bu iki kardeşimiz de çok samimi, güzel ahlaklı ve çok şevkliler, maşaAllah. Ayrıca Ertan Mollaoğlu kardeşimiz de aynı şekilde çok destek oluyor, çok güzel hizmetleri var, maşaAllah. Eserlerinize çok büyük ilgi varmış Hocam, binlerce kişiyi A9 TV’den haberdar ediyor kardeşlerimiz. Bu etkinlikler için de Türkiye’ye davet edilen Debu adlı müzik grubuna sahnedeyken onlar kitaplarınızı hediye etmişler. Bu grup, sonradan Müslüman olan, Amerikalı, İngiliz, Endonezyalı ve İsveçli üyelerden oluşan bir müzik grubuydu.
ADNAN OKTAR: Bayağı güzel. Evet, ben sizi dinliyorum.
BETÜL HANIM: Estağfirullah Hocam, bir de sevimli bir çocuk var Endonezyalı Hocam. Endonezyalı kardeşimiz Fabian Azof, bu ay doğan oğluna ileride sizin gibi olmasına dua mahiyetinde sizin isminizi koymuş, o bebeğin resimleri var. Küçük Endonezyalı; ismini Adnan Arslan koymuşlar.
ADNAN OKTAR: Acayip sevimli, maşaAllah. Bu nedir? Bu çok tatlı bir şey bu.
BETÜL HANIM: Sizi çok seven bir kardeşimiz bu Fabian Azof.
ADNAN OKTAR : MaşaAllah, Allah uzun ömür versin bayağı sevimli bir şeymiş. MaşaAllah, şahane.
“Selamun Aleyküm.” Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu. “Sevgili Hocam, sizi Allah rızası için çok seviyorum, çünkü hidayetime vesile oluyorsunuz, inşaAllah.” Allahualem. “Hocam ben bütün hayatım boyunca hep hastalıkla imtihan oluyorum. Oruç tutamadığım için çok üzülüyorum. Bazen ısrarla oruç tutuyorum ve hastalıklarım nüksediyor. Tutmasam da hastayım, bana ne söylersiniz. Selam size. Nermin Onay.” Kuran ayetinde açıkça söylüyor Cenab-ı Allah, “hastaysanız oruç tutmayın” diyor. Hasta adamın oruç tutması haram olur. Tutmaması da ibadet olur, Allah’ın emrini yerine getirmiş olur. Çünkü bak Allah diyor ki; “hastaysanız tutmayın.” Bu ne demektir? Bu da Allah’ın emri, o da sevaptır. Tutmaması da sevap olur hasta olanın, çünkü Allah’ın emrini yerine getirmiş oluyor. Onun için ciddi hastalıkları olan kardeşlerimiz, sakın böyle bir şeye girmesinler. Mesela mide hastalığı olabilir, böbrek hastalıklarında, tansiyon hastalıklarında, işte sürekli ilaç alması gereken hastalıklarda oruç tutmak olmaz. O zaman harama girmiş olurlar. Olur mu öyle şey? İnşaAllah. Bir doktora sorup, ben oruç tutabilir miyim diye öğrenecek. Oruç tutmanın mahsuru yok derse birkaç doktor tamam. Ama tutman mahsurlu derse tutmaması vacip, farz olur, inşaAllah. Evet Hocam, siz yine elinizdeki konuları bitirin.
BETÜL HANIM: Estağfirullah Hocam. Amerika’da Teksas’a bağlı olan St. Antonio şehrindeki hava üstünde bir konferansımız gerçekleşti Hocam. Astsubay, uzman çavuş ve yüzbaşı rütbelerindeki askerlerin oluşturduğu katılımcılara gündüz Darwinizm’in çöküşü, akşam ise Kuran mucizeleri konuları anlatıldı. Tamamı Amerikalı ve gayri Müslim olan askerler anlatılanları hayranlıkla ve beğeniyle dinlemişler Hocam. Çok etkilenmişler, programın sonunda da Kuran hediye edilmiş. Yüzbaşı, konferansta konuşma yapan kardeşimiz Fatih’e size iletmek üzere bir madalya hediye etti. Daha önce hiçbir konuşmacıya bu şekilde bir hediye verilmediğini söylemişler aynı zamanda.
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, geçen de dedim ya, bana bir madalya gerekir dedim ya, şaka yollu söylemiştim, bak gerçek oldu.
BETÜL HANIM: İleriki aylarda Hocam, tüm hava üstünün katılacağı daha geniş çaplı ve büyük bir program organize edilecekmiş, inşaAllah. Bu madalyanın görüntüsüydü Hocam.
ADNAN OKTAR: Şimdi bak bu haber çok önemli, anlamı ne acaba, ne yazıyor üstünde? Neyse bir inceler bakarız. Evet sen şimdi bu haberi; önemli bir haber bu, Amerikan ordusunda böyle Kurani, İslami bir anlatımda bulunulması, Muhammedi bir üslup, anlatım, Kuran’ın mucizelerinin anlatılması, Darwinizm’in, materyalizmin geçersizliğinin anlatılması çok harika bir şey ve oradaki talep istek, çok harika. Yüksek rütbeli subay olacak çocuklar ilerde, o yönden de çok önemli onun için haberi baştan bir daha anlat.
BETÜL HANIM: İnşaAllah. Amerika’da Teksas’a bağlı olan St. Antonio şehrindeki hava üstünde, Astsubay, uzman çavuş ve yüzbaşı rütbelerindeki askerlerin oluşturduğu katılımcılarda, gündüz Darwinizm’in çöküşü, akşam ise Kuran mucizeleri konuları anlatılmış. Tamamı Amerikalı ve gayri Müslim ve olan askerler anlatılanları hayranlık ve beğeniyle dinlemişler. Çok etkileyici görmüşler Hocam. Programın sonucunda da Kuran hediye edilmiş onlara.
ADNAN OKTAR: Bak bu çok acayip, çok acayip. Mesela madalya vermeleri de, yani o da çok şaşırtıcı acayip, çünkü ilk defa gidiyoruz oraya konferansa. Böyle bir konferansa müsaade etmeleri çok acayip, askeri tesis konferans yapılan yer. Bu beğeni ve talepte bulunuluyor yine gelin yine anlatın diyorlar. Kuran’ı, Muhammediliği bize anlatın, Darwinizm, materyalizmin geçersizliğini bize anlatın diyorlar. Yani ancak Hz. İsa Mesih (a.s.)’ın gelişiyle bu açıklanabilir, birilerinin onları uyarmış olması gerekiyor. Birisinin talimat vermiş olması gerekiyor. Birilerinin yönlendirmesi gerekiyor. Onları kim yönlendiriyor? Onları kim yönlendiriyor? Bir harikalık var inşaAllah. Madalyadan kasıt, yani sevinçlerini ifade etmek, yoksa madalyanın başka bir anlamı yok. Bir iltifat, bir sevgi gösterisi, bir hürmet gösterisi, saygı ifadesi olarak onu gösteriyorlar veyahut sunuyorlar. Kardeşlerimizi göster bakayım bir daha onları. Çok güzel, bak anlamı şuymuş; ‘Biz havacı askerler olarak Allah’ı yüceltiriz, mükemmeli ararız.’ anlamı buymuş. Madalyanın üzerinde yazan yaklaşık olarak inşaAllah bu şekilde. Çok güzel. Ama geçen günlerde yine bir takdirname, beraat gibi bir şeyler gelmişti yine. Bayağı var bende, birçok cemaatten, birçok toplumdan gelmişti; fakat madalya yoktu, bir de madalya vermeleri gerekir demiştim, şaka olarak söylemiştim, Allah’ın hikmeti oldu.
BETÜL HANIM: Hocam yüzbaşı, konuşmayı yapan kardeşimiz Fatih’e şu şekilde söylemiş; daha önce hiçbir konuşmacıya bu şekilde bir hediye vermediklerini söylemişler.
ADNAN OKTAR: O da çok acayip, o da çok acayip. Sevgiyle, şefkatle yaklaşmak lazım, yani bir deccali vahşilik, deccali azgınlık inanılır gibi değil. Ne güzel insanlar, sevelim, sevilelim, dost olalım, arkadaş olalım, sevgiyle Muhammediliği anlatalım. İslamiyet çok güzel, Kuran çok güzel, hayatı en lüks, en kaliteli hale getirir Kuran. En seçkin hayatı bize sunar, birinci sınıf insan meydana getirir Kuran. Akıllı, kaliteli, dürüst, samimi, sevecen, yardımsever, akıla, bilime, sanata, estetiğe sahip olmak için can atan güzel insanlar oluşur. Kuran’ın özelliği budur, hayatı süper kaliteli yapan bir sistemdir, Allah’ın yarattığı bir sistemdir Kuran, inşaAllah. Evet Hocam, siz devam edin.
BETÜL HANIM: Estağfirullah Hocam. Dışişleri Bakanımız Sayın Davutoğlu, ‘Kadimden küresele’ başlıklı bir kitap yazarak, bu topraklarda Türkler’in, Kürtler’in, Araplar’ın, Ermeniler’in, Aleviler’in ve farklı tüm etnik kökenli insanların ortak bir tarih paylaştıklarını ve Türkiye’nin tarihten gelen bu kardeşlik üzerine bir gelecek inşa edeceğini anlatmış. Haberi de şu şekildeydi inşaAllah. Fatih Çekirge de yazısında, Sayın Davutoğlu’nun bu hayali gerçekleşirse 2050 yılında Türkiye’nin dünyanın en güçlü ülkelerinden biri haline geleceğini ve bu düşüncenin kendisine büyük bir umut verdiğini anlatmış.
ADNAN OKTAR: Zamanında, ben bizim çocuklarla Sayın Ahmet Davutoğlu’na; o da üniversitedeydi, Türk-İslam Birliği ile ilgili bir kitap göndermiştim o zamanlar Hocamız’a. O, Türk-İslam Birliği ideali ile yaşayan bir insandır. İttihad-ı İslam’ı canı gönülden isteyen bir Müslüman evladıdır. Ahir zamanda Allah’ın öyle bir Dışişleri Bakanı nasip etmesi de çok şaşırtıcı, hayret verici, bayağı güzel, maşaAllah. Adalet Bakanımız’dan da çok güzel ataklar bekliyoruz, çok değerli bir insan çok seviyoruz. Bir ara çok coşkulu, çok gayretliydi. Şu anda da gayretli ama daha bir gayretli olursa, daha da bir hoşumuza gider, inşaAllah. O da çok dürüst, dindar, muttaki, mazlum, saygın bir insan. En önemli özelliği dürüst. Samimi, böyle terbiyeli bir insan, güzel bir insan. Sayın Ahmet Davutoğlu tam delikanlı. Türk-İslam Birliği’ni yiğitçe savunan bir insan, ama hadi aslanım çık ortaya ortalığı dağıt denmez, yahut Başbakan’a hadi sen git, iddia edilen Ergenekon terör örgütünün üstüne git. Bu insanlara, mesela Başbakan’a sahip çıkmak lazım, bakanlara sahip çıkmak lazım, moral destek vermek lazım, manevi destek vermek lazım. Yoksa ‘siz gidin kendi başınıza halledin, biz size oy verdik’ böyle bir sistem olmaz, onlar da insan nihayetinde. Mutlaka moral yönden, manevi yönden desteğe ihtiyaçları vardır. Şefkat göstermek lazım, saygı göstermek lazım, yanlarında olduğumuzu hissettirmek lazım, başarılarını takdir etmek lazım. Yanlış yönleri olursa da nezaketli bir üslupla, morallerini bozmadan, yani kızdırmayı ve sinirlendirmeyi amaçlamak çok büyük vicdansızlık olur. Ne olacak mesela Başbakanı kızdırınca, ne ele geçecek böyle? Moralini bozulunca ne ele geçecek? Morallerini takviye eden bir üslup kullanmak lazım. İktidarsın, tabii iktidardayken ateşle oynamış olursun. İktidarda olan bir Başbakanı kızdırmaya çalışmak, üzmeye çalışmak, moralini bozmaya çalışmak, yani bunun ne anlama geldiğini herkes anlar. Vicdanlı bir insan bunu yapmaz.
BETÜL HANIM: Evet Hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Çünkü beğenmiyorsan, demokratik yöntemlerle iktidardan almak için gayret edersin. Ama öbür türlü demokrasiye saygı duyacaksın. Demokrasinin gereği işleyecektir. Teessüre sebep verecek hareketlerden kaçınmak lazım, inşaAllah. Ve yalnız olmadığını hissettirmek çok önemli. Mesela askerinde moralini bozmaya kalkmak çok tehlikeli olur. İşte o asker için tutuklamalar oluyor bilmem ne, sana ne kardeşim? Olsun. 600.000 kişilik koskoca Türk ordusu, olur. İçinden yüz kişi tutuklanır, elli kişi tutuklanır. Bu Türk ordusunun kaçta kaçı; 600.000 kişinin içerisinden? Haydi diyelim ki üç yüz kişi tutuklandığını düşünelim; ayrıca tutuklanmış, hüküm yok ki ortada. Tutuklanabilir insan, yani tutuklu olan insan suçlu anlamına gelmiyor ki. Yargılanan insan demektir, yani yargılanıncaya kadar masum hükmündedir. Hiçbir ithamda bulunamazsın. Onun için, Türk ordusunu da, ordumuzu da daima teşci etmek, teşvik etmek, şevklendirmek, onları moral yönden desteklemek hayati bir konudur. Sürekli böyle aleyhlerinde abuk sabuk laflar etmek falan, işte ordunun morali bozuk bilmem ne, nereden çıkarıyorsun nereden? Ordu duygusal bir çocuk değil ki. Ordu delikanlı bir kurumdur, yiğit bir kurumdur. Değil onun gibi olmak, onun on bin misli, yüz bin misli olsa, milyon misli olsa Türk ordusunun kılı kıpırdamaz. Ve bu tip üsluptan şiddetle kaçınmak lazım, inşaAllah. Yiğitliğiyle, delikanlılığıyla ünlüdür Türk ordusu. Efendim ne yapalım? Sen bir şeyler anlatacak mısın?
BETÜL HANIM: Konular var Hocam. Örneğin Bediüzzaman Hazretleri’nden bir konu var, Muhyiddin Arabi’nin Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili sözleri var.
ADNAN OKTAR: Onu söyle.
BETÜL HANIM: İnşaAllah. Şöyle söylemiş Hocam. “Bu fasıl Kuran’ın açıklamalarına ve apaçık sarih haberlere düzgün bir şekilde yerleştirilenlere göre, onun (Hz. Mehdi (a.s)’ın) doğumunu, mezhebini, evini, kabilesini, öleceği ana kadar yapacağı işleri, ismini ve annesiyle babasının isimlerini ihtiva eder. Bil ki Allah-u Teala kendisine tabi olunan en büyük imamı, velayet bayrağının ve mührünün taşıyıcı cemaatin ve hikmet ehlinin öncüsü olan bu kerem sahibi hatmi zikretmiş, aziz kitabının pek çok yerinde ondan haber vererek bir ayırım ortaya koymak için onun mertebesiyle ilgili tembihlerde bulunmuştur. Kuran’da hem onun zikri hem de ihvanının zikri yerleşiktir.”
ADNAN OKTAR: MaşaAllah, şahane anlatmış. Güzeller güzeli bir Kuran ayeti oku.
SUNUCU: Euzübillahimineşşeyatanirracim bismillahirrahmanirrahim, Elemneşrahleke sadrek; “Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi?” Ve vedağna anke vizrek; “Ve yükünü indirip-atmadık mı?” Ellezi engada zahrek; “ki o, senin belini bükmüştü”, Ve refağna leke zikrek; “Senin şanını (zikrini) yüceltmedik mi?” Feinne meal usri yüsra; “Gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır.”, Inne meal üsri yüsra; “Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.” Feiza ferağte fensab; “boş kaldığın zaman, durmaksızın yorulmaya-devam et.” Ve ila rabbike ferğab, “Ve yalnızca Rabbine rağbet et.”
ADNAN OKTAR: Şahane ayet, yani mucize, mucize, nefis. Yani çok acayip.
SUNUCU: Hocam?
ADNAN OKTAR: Efendim.
SUNUCU: Estağfirullah sözünüzü kestim. Bir de bu surede dördüncü ayette; “Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?” ayeti ebcedi 2009 tarihine bakıyor, inşaAllah. Siz Hz. Mehdi (a.s.)’ın isminin her yerde anılmaya, çok fazla duyulmaya başlandığı tarih olarak söylemiştiniz daha önce.
ADNAN OKTAR: Evet, maşaAllah. “Senin şanını, zikrini yüceltmedik mi?” Hakikaten en yoğun olarak 2009’dan sonra başladı. Şimdi İnşirah Suresi’ni Arapçasını, Türkçesini okumadan biraz daha yüksek sesle, düz olarak oku.
SUNUCU: Tamam, inşaAllah. Euzübillahimineşşeyatanirracim bismillahirrahmanirrahim, Elemneşrahleke sadrek ve vedağna anke vizrek, ellezi engada zahrek ve refağna leke zikrek, feinne meal usri yüsra, ınne meal üsri yüsra, feiza ferağte fensab ve ila rabbike ferğab.
ADNAN OKTAR: Şahane, şahane. Allah’ın hikmeti hayret Kuran başından sonuna kadar böyle. Cenab-ı Allah diyor; ‘eğer aksini iddia ediyorsanız, bunun benzeri bir on tane sure yapın’ diyor Cenab-ı Allah. Yahut işte ‘belirli bir kısmını yapın’ diyor Cenab-ı Allah. 14 yüzyıldan beri yok yapamıyorlar, inşaAllah.
Esvet Hanım; Altuğ Berker eğer bunu sen yazdırdıysan ben sana ne diyeyim. “Allah’ın selamı üzerinize olsun değerli Hocam, yine ben. Hocam ismini unuttum, hanım kardeşimiz heyecanlı bir üslupla konuşuyor, ama Berker Hocamız rahat rahat anlatıyordu. Acaba Berker Hocam mı görev alsa yeniden?” diyor. Berker bir kız arkadaşına bunu yazdırdıysan, yani neyse ben bunu araştıracağım.
“Selamun Aleyküm canım Hocam.” Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu, “Kütahya’da A9’un tanıtımı için en merkezi yerde bir stand açacağım” diyor, maşaAllah, süper. “Canım hocam benim, sizi dinleyenleri çok etkiliyorsunuz, kendimi tanıyamıyorum” diyor hanım kardeşimiz, maşaAllah. Biraz Cübbeli’den dinleyelim.
VTR:: Cübbeli, kıyamet alametlerinin çıktığından söz ediyor.
ADNAN OKTAR: Şahane oluyor Cübbeli’yi böyle talebe etmek. Muazzam anlatıyor. En istemediği şey, ona böyle geceli gündüzlü anlattırıyoruz, süper oluyor, elhamdülillah. “Selamun Aleyküm Muhammed Adnan Hocam.” Ve Aleyna Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu. “Türk-İslam Birliği’ni inşaAllah görürüz Hocam. Adnan Menderes’in başına gelenleri, Said Nursi Hazretleri’ne yaptıklarına sebep gösteriyorsunuz. Biliyoruz ki Üstad sadece Menderes döneminde eziyet çekmedi, birçok dönemde eziyet çekti.” Ama Adnan Menderes’i desteklediği halde, Adnan Menderes bunu yaptı. Ona saygı gösterdiği halde, görüşmek istediği halde görüşmedi. Mesela Ankara’ya gitti görüşmeye, görüşmek istemedi, kapıdan çevirtti, yani Ankara iline sokturtmadı. Bu normal bir hareket mi?
BETÜL HANIM: Evet Hocam, değil.
ADNAN OKTAR: Evet, “Hocam bizim köfte Ahmet Tuğrul bu aralar diş çıkarıyor” diyor, maşaAllah. “İnşaAllah, Hz. Mehdi (a.s.)’ın talebesi olur” diyor. Bediüzzaman siyasi yönde destekledi, onun iktidara gelmesini sağlayan Bediüzzaman’dır ve Nur talebeleridir. Adnan Menderes’in bir özelliği yok, görüyorsunuz konuşmalarını, herhangi sıradan bir insan. Onu iktidara getiren Bediüzzaman’dır, vesile olan odur. Ona o nimetlerin sunulmasına, ona o itibarın oluşmasına Bediüzzaman sebep olmuştur. Karşılığı onu hücre hapsiyle ezmek miydi, değil mi? Yahut hücre hapsi neyse, hadi o mahkemenin kararı diyelim; fakat Ankara’ya sokmamak neyin nesi. Urfa’ya sokmamak neyin nesi, inşaAllah. Mahkeme kararı bile olmuş olsa, uygun şartlarda cezaevine kapatılması; mahkeme der mi onlara buz gibi soğuk tahta barakada tutun, der mi mahkeme? İnşaAllah. “Selamun Aleyküm Hocam.” Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berakatuhu. “Ben on iki yıldır Risale-i Nur talebesiyim. Hem Meşferet, hem Yeni Asya dershanelerine gidiyorum. Ders anlatma konumunda olan bir insanım. Aynen sizin dediğiniz gibi hiçbir şekilde Mehdiyet’ten ve Hz. Mehdi (a.s.)’dan bahsettirilmiyor. Merak edene ‘şahs-ı manevidir, Hz. Mehdi (a.s.)’ Risale-i Nur’dur deniyor sadece. Yaptığımız, Risale-i Nur’da geçen iman hakikatlerini anlatmak. Bir yıldır sizi izliyorum, Mehdiyet’le ilgili Risale-i Nur’da geçen hakikatleri daha iyi anlamama vesile oldu. Benim size sormak istediğim, anlatanlar konumundaki insanların bundan sonra hangi yolu izlemesi gerektiği hususu. Görüşlerinizi almak istiyorum, Allah razı olsun” diyor Mersin’den bir kardeşimiz. Şimdi desek ki git Mehdiyet’i anlat Risale-i Nur’dan açık açık; yani yorum yapmasına gerek yok, dümdüz anlat desek, adamı bir daha o dershaneye sokmazlar. O mahalleye de giremez. Ancak Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi Mehdi’dir yahut işte Bediüzzaman Hz. Mehdi (a.s.)’dır, Risale-i Nur külliyatı Mehdi’dir derse, yani böyle yaranmaya çalışırsa, onlara şirin görünmeye çalışırsa, mantıksız olduğunu bildiği halde, yanlış olduğunu, yalan olduğunu bildiği halde ona inanıyormuş gibi görünürse ses çıkarmazlar. Ama dürüstçe, açıkça, samimi olarak Mehdiyet’i aynen, bak Risale-i Nur’dan olduğu gibi aktarır anlatırsa, yani kapının ağzında demektir, bir daha da oraya giremez. Bir kısım dershaneler böyledir maalesef. Bir kısım sohbet yerleri böyledir. Bu ne ahlaka, ne vicdana, ne akla uygun hareket değildir. Kuran’a inanan bir insan bunu yapamaz. Allah’a inanan bir insan bunu yapamaz, ama maalesef yapıyorlar. Ne oluyor? Bizde bağıra bağıra dünya çapında herkese anlatıyoruz. Konuşturmasalar ne olurdu? Çoluğu çocuğu, akrabası, soyu, tarikatı hepsi benden bunu duyuyor mu, duymuyor mu? Bitmiş. Onun için bu yasaklarının hiçbir anlamı yok. Deve kuşu gibi kafalarını kuma sokuyorlar, onları da konuşturmuyor. Ben konuşturmadıkları adamın, akrabalarına, tanıdıklarına, arkadaşlarına, okul arkadaşlarına, herkese duyuruyorum. Yapacakları bir şey yok artık, çözüm yok. Gerçek duyurulacak. “Selamun Aleyküm Hocam, Güney Amerika’da dinden, teknolojik gelişmelerden haberi olmayan 70 kabile yaşıyormuş. Bu kabilelerin dini yok, bunlar nereye, cennete mi yoksa cehenneme mi gidecek? Başarılarınızın devamını dilerim Özgür.” 70 kabile değil, 7 tane bile öyle insan kalmayacak. Din her yere hakim olacak, inşaAllah.
Bak, “Hem şu sırdandır ki” Bediüzzaman diyor, “Hz. Mehdi (a.s.) ve süfyan gibi ahir zamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel, hatta Tabiin zamanında onları beklemişler.” Adamlar şimdi bekliyor mu? Beklemiyorlar. Tabiinin aklı yok muydu? Hepsinden çoktu onların akılları. Hz. Mehdi (a.s.) aşkıyla, İttihad-ı İslam aşkıyla, Hz. Mehdi (a.s.)’ı beklemişler. Bak diyor ki; “hatta Tabiin zamanında onları beklemişler.” Tabiin nedir? Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in vefatından sonraki mübarek insanlar. “Tabiin zamanında onları beklemişler, yetişmek amelinde bulunmuşlar.” Hz. Mehdi (a.s.)’a yetişmek için heyecan duyuyorlar, ‘keşke Allah bizleri yetiştirse, keşke Hz. Mehdi (a.s.)’a kavuşsak’ diyorlar. Bizim hoca efendinin dediği gibi böyle; ‘ne kadar güzel ortalık, ne kadar rahat namaz kılıyoruz’ diyor, değil mi? ‘Hiçbir şey yok. Anarşi yok, terör yok, kan yok. Bütün İslam alemi her yer rahat. Hepimiz saygı görüyoruz, elhamdülillah. Zaten gelmesin şu an, istemem de gelmesini’ diyor. Allah hidayet versin. “Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak "Mehdi" manasına muhtaçtır.” diyor. Ahir zamandayız artık, Hz. Mehdi (a.s.)’ın tam vakti, alametlerin tamamı çıktı. Dört bin yıldan beri, üç bin yıldan beri bu kadar alamet bir arada otuz yılın içerisinde oluşmamıştır. İlk defa oluştu. “Şimdi Mehdi gibi eşhasın hakkındaki rivayatın ihtilafatı ve sırrı şudur ki:” hadisi tefsir edenler, tekrar tekrar anlatıyorum ki, kaçacak bir yerleri kalmasın. “Ehadîsi tefsir edenler, metn-i ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye (Mehdi olayının vukuuu bulması) veya Süfyaniyeyi (süfyaniyetin vukuu bulmasını, Darwinizm’in, materyalizmin vukuu bulmasını) merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler.” Neredeymiş, Hz. Mehdi (a.s.) nerede çıkıyormuş? Merkez-i saltanatta. Merkez-i saltanat nerede kaldı en son? İstanbul’da. Net yer belirtmiş mi Bediüzzaman? ‘Basra, Kufe, Şam, Mekke, Medine yanlıştır, İstanbul’da çıkacak’ diyor. “Hem de o eşhasın şahs-ı manevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.” Hz. Mehdi (a.s.) çıktığında tek oluyor, sonra talebeleri oluyor, sonra cemaati gelişiyor. 40 yıllık mücadele veriliyor. O yüzden o 40 yıl içerisinde Hz. Mehdi (a.s.) genel olarak halk tarafından tanınamıyor. ‘Ancak iman nuru ile tanınabilir, fark edilemez’ diyor. O safhalarda fark edilemiyor. “Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz.” İman etmeye mecbur hale getirilmez. “Öyleyse o eşhas, (Hz.Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa Mesih (a.s.)), hatta o müthiş deccal dahi çıktıkları zaman çokları hatta kendisi bidayeten deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkati ile o eşhası ahir zaman (Hz. Mehdi (a.s.) ve Hz. İsa Mesih (a.s.)) tanınabilir.” diyor Bediüzzaman. Ahir zamanın neyi ile? Dikkati ile, nur-u imanın dikkati ile. Sırf nur-u iman değil, bakın bunu söylemiştim bir daha söylüyorum, dikkati ile. Çünkü nur-u imanda insan, anlamazlıktan gelecek bir ahlaksızlık içine girmez, vicdansızlık içine girmez. Bediüzzaman’ı cehaletinden anlayamayanları tenzih ederim, ama ilmi olduğu halde anlayamamazlıktan gelmek ahlaka aykırı bir şeydir, vicdana aykırı bir şeydir. Bu zulmü yaptılar o devirde, birçok kişi. Samimiyetsizce bu tavrı koydular. Evet, şimdi bu kadar yeterli.
“Öncelikle Selamun Aleyküm Hocam. Benim ismim İrfan. İsmimi okumazsanız sevinirim.” İrfan etme gözünü yiyeyim, şimdi baştan, ilk konuşmam bu ben nereden bileyim senin ne yazdığını. “Hocam kanalınız hayırlı olsun. Hocam size karşı önyargılı olan kişiler var. Mehdiyet’ten bahsetmenizden çok rahatsız oluyorlar. İttihad-ı İslam, Türk-İslam Birliği’nden bahsetmenizden çok rahatsız oluyorlar. Başka konular anlatsınlar diyorlar.” diyor. Sarımsak, soğan nasıl çintilir onu anlatıyorlar. Cübbeli pilavın faydalarını anlatıyor, şalvarın boyutunu anlatıyor. Ben de İttihad-ı İslam’ı anlatıyorum, en büyük farzı anlatıyorum. Bediüzzaman “en büyük farzdır” diyor. Kuran’ın hangi sayfasını açarsanız açın, İttihad-ı İslam’dan bahseder. Bak Cevat Akşit Hoca’yı gördünüz. “Ne kadar güzel ortam. Terör yok, anarşi yok, kan yok. Müslüman alemi rahat, hepimiz rahatız, huzur içinde yaşıyoruz. Ne gerek var, Mehdiyet’e, İttihad-ı İslam’a, Türk-İslam Birliği’ne. Ortalığı karıştırmayın, gayet güzel gidiyor hayat, mutluyuz.” diyor. Cübbeli artık ondan gelişti o kafayla, aynı mantık. Ama tabii ben Cevat Akşit Hoca’yı severim, saygı duyduğum, değerli bulduğum insandır. Ellerinden öpüyorum Hocamız’ın, ama bu çok vahim bir hatadır yaptığı. Deccaliyeti fark edememesi, dünyanın küfrün eline geçtiğini görememesi, dünyayı Süleymaniye Camii’nin içi gibi zannetmesi çok çok büyük hatadır. Biz bunu söyleyeceğiz tabii ki. İşine gelmez tabii ki adamın, rahatsız ediyor bunlar. O zaman niye anlatıyorsun? İttihad-ı İslam’dan, Türk-İslam Birliği’nden. Hakimiyet ayetlerini okumayacağız, İttihat-ı İslam’dan bahsetmeyeceğiz. Bak Cübbeli ne diyor, beş vakitten bahsediyor Peygamber (s.a.v) zamanında. Hem Hz. Mehdi (a.s.)’dan hem deccalden beş vakit bahsediyorlardır. Şimdi bu kalktı, bu deccal alameti, deccaliyetin dünyaya hakim olduğunun alametidir, diyor. Adam da müsaade etsin de bir tek biz anlatıyoruz Mehdiyet’i, İttihad-ı İslam’ı, Türk-İslam Birliği’ni. Müsaade etsinler de anlatalım. Sarımsağı, soğanı anlatanlar var zaten yeteri kadar, biz de bu konuları anlatacağız, inşaAllah.
BETÜL HANIM: İnşaAllah.
ADNAN OKTAR: Haydi bakalım bitirelim.
Bu eser 249 kez incelendi.
Lütfen bulamadığınız, bozuk veya hatalı link verilmiş dosyalar için mail gönderin. Çalıştıramadığınız dosyalar için yardım sayfamıza bakabilirsiniz
Yorum Ekle
Yorum ekleyebilmek için kullanıcı girişi yapmalısınız. Üye değilseniz buraya tıklayınız.
Tavsiyelerimiz
Bu Haber ile ilgili yazarın aşağıdaki eserlerini de inceleyebilirsiniz;