 |
Focus dergisinin Aralık 2003 sayısında "YAŞAMIN KÖKENİ: Dünyanın En Büyük Gizemi" başlıklı bir dosya yayınlandı. Dosyada yaşamın kökeniyle ilgili evrimci tezler ele alınıyor; İlksel Çorba, RNA Dünyası, Kil Yaşamı, Panspermia, Sıcak Su Bacaları ve PNA Kuramlarıyla ilgili kısa bilgiler veriliyordu. Focus'taki bu dosyada dikkat çeken önemli bir nokta vardı.
Ortaya koydukları spekülasyonlar açısından farklılık gösteriyor olsalar da her bir tezin tanıtımı aynı şekilde, çaresizlik ifadeleriyle bitiyordu. Yazı bir savunu olmaktan daha çok bir itirafname niteliği taşıyor gibiydi.
Bu tezlerle ilgili çaresizlik ifadeleri sırasıyla şu şekildeydi:
RNA Dünyası teziyle ilgili olarak;
"RNA"nın kendisini eksiksiz bir biçimde kopyaladığı gözlemlenmedi";
İlksel Çorba teziyle ilgili olarak;
"Eski dünyadaki ilksel çorbanın yaşamın en temel yapıtaşlarının bazılarını ürettiği gösterildi ama bunlar kendini kopyalayabilen DNA gibi bir molekül olmaktan çok uzaktı";
PNA kuramıyla ilgili olarak;
"DNA, [PNA isimli sentetik moleküllerden] çok daha üstündü";
Kil Yaşamı teziyle ilgili olarak;
"Ancak killerin bu şekilde kopyalandığı henüz kanıtlanamadı";
Panspermia [Evrende yaşamın, uygun ortamlarda ortaya çıkan spor veya bakterilerle yayıldığı tezi] teziyle ilgili olarak;
"Aslında [bu tezle] köken sorunu yanıtlanmış olmuyor"...
Sıcak Su Bacaları (Okyanus tabanında bulunan ve magmadan ısı ve mineral püskürten yarıklar) teziyle ilgili;
Yazıda bu konuda açıkça belirtilmiş engel görülmüyordu. Ancak bu tez de aynı şekilde açmazlarla kuşatılmış bir tezdir.
Stanley Miller ve Jeffrey Bada'nın birlikte yaptığı deneyler, sıcak su bacalarındaki sıcaklığın zaman zaman 3000C'yi aştığını göstermiştir. Miller ve Bada, bunların kompleks organik bileşikler üretmiş olamayacaklarını, tam aksine onları parçalayacak özellikler gösterdiğini belirtmişlerdir. (Horgan J.,"In The Beginning...," Scientific American, Vol. 264, No. 2, Şubat 1991, sf.105)
Görüldüğü gibi Focus'ta yaşamın kökeniyle ilgili olarak tanıtılan altı materyalist tez gerçekte altı materyalist açmazdan ibarettir. Materyalistlerin bütün açmazlarına rağmen bu tezlere desteği sürdürmelerinin temelinde yatan faktör ise bilimsel araştırmaların yakın bir gelecekte başarı elde edileceğine dair bir ışık göstermesi değil, körükörüne benimsedikleri inançlarıdır. Yaşamın kökenini materyalist bir açıdan açıklamadaki çabalarıyla tanınan Harold Urey bunu şu sözlerle ifade etmiştir:
"Yaşamın kökeni konusunu araştıran bütün bizler, bu konuyu ne kadar çok incelersek inceleyelim, hayatın herhangi bir yerde evrimleşmiş olamayacak kadar kompleks olduğu sonucuna varıyoruz. (Ancak) Hepimiz bir inanç ifadesi olarak, yaşamın bu gezegenin üzerinde ölü maddeden evrimleştiğine inanıyoruz. Fakat kompleksliği o kadar büyük ki, nasıl evrimleştiğini hayal etmek bile bizim için zor." (W. R. Bird, The Origin of Species Revisited, Nashville, Thomas Nelson Co., 1991, s. 325)
Focus yetkilileri, derginin gerçek anlamda bir bilim dergisi olmasına önem veriyorlarsa materyalist dogmaya dayandıkları açık olan bu gibi tezlere destek vermekten vazgeçmeli, yaşamın temelindeki organizasyon ve kompleksliğin bilinçli tasarıma işaret ettiğini kabul etmelidirler.
Bir hücre, her biri son derece karmaşık görevler yürüten ve indirgenemez komplekslik ortaya koyan organellerden meydana gelmektedir. Bu organellerin birinin dahi eksik olması durumunda hücre faaliyetleri duracak ve hücre ölecektir. Dolayısıyla bu organellerin rastlantısal olarak biraraya gelip canlı bir hücre oluşturabilecekleri inancı tam anlamıyla akıl dışıdır. Matematiksel hesaplamalar değil bu organellerin, hücrenin yapıtaşı görevindeki tek bir proteinin dahi rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimali bulunmadığını ortaya koymaktadır. Hücre çekirdeğinde bulunan DNA molekülünde saklı olan yüklü miktardaki bilginin de rastlantısal olarak ortaya çıkmış olma ihtimali, aynı şekilde, ?0?dır. Üstelik proteinler DNA'daki bilgiye göre üretildikleri halde DNA molekülünün yapı taşları arasında yer alırlar. Bu, hücrenin varolması için proteinlerin ve DNA?nın da aynı anda kusursuz olarak bulunmaları demektir ki bu gereklilik iki imkansızlığın aynı anda tesadüfen gerçekleşmesini zorunlu kılar!
Açıktır ki hücrede tesadüfü reddeden bu yapıların birbirleriyle uyumlu şekilde son derece kompleks bir organizasyon içinde bulunması ancak yaratılış gerçeğiyle açıklanabilir. [*] Tüm canlıları Allah kusursuz şekilde ve bir anda yaratmıştır.
Focus dergisine materyalist önyargılarını gözden geçirmesi ve bilimsel bulgulara rağmen desteklenen akıl dışı senaryolara destek vermekten vazgeçmesini tavsiye ediyoruz.
--------------------
[*] Yaşamın kökeniyle ilgili materyalist senaryoların geçersizliği hakkında daha geniş bilgiyi aşağıdan edinebilirsiniz
"Rastlantı" Mantığına Bir Örnek
Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşabileceğini düşünen bir insanın, aşağıda anlatacağımız benzer bir hikayeye de kolaylıkla aklının yatması gerekir. Bu, bir şehrin hikayesidir.
Varsayalım ki bir gün çorak bir arazide kayaların arasına sıkışmış bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar sonucunda balçık haline gelir. Balçık, güneş açınca kayaların arasında kuruyup katılaşır ve şekillenir. Daha sonra, kendisine kalıp görevi gören kayalar bir şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya düzgün, biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce, aynı doğal şartlarla yanında kendisi gibi başka tuğlaların oluşmasını bekler. Bu bekleyiş, aynı tuğladan aynı yerde yüzlercesinin, binlercesinin oluşmasına dek asırlarca sürer. Bu arada büyük bir şans eseri, önceden oluşan tuğlalarda hiçbir kayıp olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara, rüzgarlara, kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz kalan tuğlalar, parçalanmaz, çatlamaz, başka yerlere savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta diğer tuğlaları beklerler.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca, rüzgar, fırtına, hortum gibi doğal şartların etkisiyle savrulur ve şans eseri yanyana ve üstüste planlı bir biçimde dizilip bir bina kurarlar. Bu arada tuğlaları birbirine yapıştıracak çimento, harç gibi malzemeler de "doğal şartlar"la oluşup kusursuz bir plan içerisinde tuğlaların arasına girer ve bunları birbirlerine kenetlerler. Bütün bu işlemler başlarken toprağın altındaki demir filizleri de "doğal şartlar"la şekillenip toprağın dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı binanın temelini atarlar. Sonuçta her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla eksiksiz bir bina ortaya çıkar.
Elbetteki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan ibaret değildir. Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır? Cevap basittir: Binanın ihtiyacı olan her türlü malzeme, üzerinde yükseldiği toprakta vardır. Camlar için gereken silisyum, elektrik kabloları için gereken bakır, kirişler, kolonlar, çiviler, su boruları vs. için gereken demir, toprağın altında bol miktarda bulunmaktadır.
Bütün bu malzemelerin şekillenip binanın içine yerleşmeleri de "doğal şartlar"ın hünerine kalmıştır. Esen rüzgar, yağan yağmur, biraz fırtına ve yer sarsıntısının da yardımıyla bütün tesisat, doğrama, aksesuarlar tuğlaların arasında yerli yerine oturur. İşler o kadar rast gitmiştir ki, tuğlalar, ileride doğal şartlarla cam diye bir şeyin oluşacağını biliyormuşçasına, gerekli pencere boşluklarını bırakarak dizilmişlerdir. Hatta ileride yine rastlantılarla meydana gelecek su, elektrik, kalorifer tesisatlarının içlerinden geçebileceği boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır. Dediğimiz gibi, işler o kadar rast gitmiştir ki, "rastlantılar" ve "doğal şartlar", kusursuz bir tasarım ortaya koymuşlardır.
Eğer bu hikayeye inanabilirseniz, bu kadar açıklamadan sonra, şehirdeki diğer binaların, tesislerin, yapıların, yolların, kaldırımların, altyapı, haberleşme ve ulaşım sistemlerinin nasıl oluştuğunu da siz düşünüp bulabilirsiniz. Hatta konuyla da biraz ilgiliyseniz, şehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci ve mevcut yapılarla uyumu" hakkındaki teorilerinizi açıkladığınız birkaç ciltlik "bilimsel" bir eser bile hazırlayabilirsiniz. Bu üstün çalışmalarınızdan dolayı akademik bir ödüle dahi layık görülebilir, kendinizi insanlık tarihine ışık tutacak bir deha olarak görebilirsiniz.
Canlılığın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim teorisi, işte tam bu derece, belki de bundan daha gerçek dışı bir teoridir. Çünkü tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle bu büyük şehirle benzer bir kompleksliğe sahiptir. Ünlü moleküler biyolog Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis adlı kitabında hücrenin bu kompleks yapısından şöyle söz eder:
Hayatın moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan gerçekliğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık bir milyon kez büyütmemiz gerekir, ta ki çapı 20 km.ye varsın. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Bu durumda karşımızda benzersiz derecede kompleks bir sistem ve kusursuz bir tasarım olduğunu görürüz. Hücrenin yakınına gelir de onu incelersek, üzerindeki milyonlarca küçük kapıyla karşılaşırız. Aynen bir uzay gemisinde olabilecek otomatik kapılar gibi, bu kapılar sürekli olarak açılıp-kapanarak hücrenin içine ya da dışına yapılan madde akışını kontrol ederler. Eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle karşılaşırız. Her türlü insan yapımı ürünün çok üstünde olan bu teknoloji, bizim yaratıcı zekamızı fazlasıyla aşar. Bu sistem, "tesadüf" kavramının her anlamda tam bir antitezini oluşturmaktadır. (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, London: Burnett Books, 1985, s. 242)
Bu eser 1.332 kez incelendi.
|
 |
|