 |
“... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır...” (Hucurat Suresi, 13)
Din ahlakından uzak olan birinin en önemli özelliklerinden biri, insanları değerlendirme şeklidir. Bu yanlış anlayışa göre insanlar, zengin ve fakir olarak ikiye ayrılırlar. Her iki gruba da yöneltilen farklı bir bakış açısı ve dolayısıyla da farklı davranış şekilleri bulunur. Zengin ve fakir insanlara karşı gösterilen bu yanlış tavır farklılığı, tüm mimiklere, ses tonuna ve hatta bakış şekline kadar dünyanın hemen hemen her yerinde aynı şekilde uygulanır.
İnsanların din ahlakından uzaklaşmaları, her devirde insan ilişkilerinde büyük bir dejenerasyonun yaşanmasına sebep olmuştur. İnsanların birçoğunun dünya hayatına sıkı sıkıya bağlı olmalarından dolayı, değer verdikleri unsurlar da dünya hayatının geçici süsleriyle sınırlıdır. Bu nedenle söz konusu kişiler birbirlerini tevazu, akıl, merhamet, şefkat, fedakarlık, cömertlik, kararlılık gibi Kuran ahlakının kazandırdığı üstün özellikler yerine, zenginlik, şöhret, güzellik gibi geçici dünyevi kriterlere göre değerlendirir hale gelirler. Bu yanlış anlayış, yazılı kuralları olmayan ancak insan ilişkilerindeki tavır ve tutumlara kadar insanların tüm yaşamlarına hakim olan karanlık bir din gibidir. Bu karanlık dinin yazılı olmayan kurallarından biri de, zengin ve fakir arasında yapılan ayrımdır. Bu yanlış ayrımdan, tavır farklılıklarından bazıları şöyledir:
Ses Tonu
Kuran ahlakına uygun yaşamayan insanlar, kendilerinden daha zengin ve itibarlı kişilere karşı genellikle ince ve yumuşak bir ses tonu kullanır ve mümkün olduğunca kibarlaşarak konuşurlar. Fakir bir insana karşı ise ses tonu doğallaşır, kişinin gerçek sesi neyse bu ortaya çıkar. Hatta konuşma zaman zaman sertleşir, kabalaşır, kibarlaşma ihtiyacı hissedilmez. Genellikle bir iş yerinde genel müdüre kullanılan ses tonu ve üslupla, iş yerinin çaycısına karşı kullanılan üslup arasındaki farklılık bu konuya açık bir örnektir. Bazı çalışanlar genel müdürden menfaat elde etme ihtimali olduğu için, ona değer verdiklerini hissettirmek amacıyla mümkün olduğunca nezaketli, alçak gönüllü ve saygılı bir ses tonu ve üslup kullanırlar. Ancak örneğin çay servisi yapan bir çaycıdan bir çıkar beklentileri olmadığı için konuşurken ona değer vermeyen bir üslubu tercih ederler.
Hareketler
Bir ortama zengin bir kişi geldiğinde hareketler aceleci ve itinalı olur. Herşeyin zengin kişinin istediği gibi olması, her arzusunun yerine getirilmesi ve hoşuna gitmeyecek bir durum oluşmaması için herkes telaşa düşer. Fakir bir insan geldiğinde ise genellikle kimse onun varlığını umursamaz. Son derece sakin, yavaş ve ilgisiz hareket edilir. Zengin olan biri içeri girdiğinde ayağa kalkılır, üstbaş düzeltilir, oturuşa çeki düzen verilir. Fakir olan biri geldiğinde ise ayağa kalkılmaz. Hatta onun bulunduğu tarafa dahi bakılmaz ve oturuşta herhangi bir değişiklik yapılmaz.
Konuşmalar
Bu cahiliye anlayışına göre zengin kimselere genellikle “siz” diye hitap edilir. Fakir bir kişiyle ise “sen” diye konuşulur. Örneğin bir bakkal alışverişe gelen zengin bir müşteriyi mutlaka saygılı bir cümleyle karşılar. Ancak eğer içeri giren müşterinin fakir olduğunu anlarsa daha farklı bir üslup kullanır. Bu kişi, bir evsiz ise, üslup aşağılamaya kadar varabilir.
Saygı Anlayışı
Bu kötü ahlakta varlıklı kimselere saygı gösterme konusunda çok büyük bir titizlik gösterilir. Zengin kişinin yaşı küçük bile olsa ona bir büyükmüş gibi saygı duyulur. Hatta çoğu zaman yaşça küçük olan insanların bile eli öpülür, kalkılıp yer verilir. Fakir olana ise genelde yaşça büyük olsa dahi çocuk gibi davranılır veya saygılı bir üslup kullanılmaz.
Maddi Güç Bu Anlayışta En Önemli Kriterdir
Bu yanlış mantığa göre, bir insana saygı ve ilgi göstermek için o kişinin belirli bir maddi güce sahip olması şarttır. Servet miktarı arttıkça çevresindeki insanların o kişiye karşı duyduğu hayranlık da o derece artar. Örneğin bir lokantaya gittiğinizde zenginliğiyle tanınan bir müşteriye karşı büyük bir ikram ve ilgi olduğunu görürsünüz. Hatta eğer ülkenin sayılı zenginlerinden biriyse büyük ihtimalle kendisinden para bile alınmaz. Onun bu lokantaya gelmesi, şeref olarak kabul edilir ve genellikle ücret ödemesi talep edilmez. Halbuki yoksul bir müşterinin hesabı ödeyecek kadar parası çıkmasa, bu büyük bir olay olur. Parası yetmediği için azarlanır, aşağılanır ve oradan kovulur. Zengin olandan para talep edilmezken, fakir olanın bu hesabı son kuruşuna kadar ödemesi istenir.
Bu iki insan arasındaki tek fark, zenginliktir. Bu nedenle burada gösterilen saygı ve ilgi aslında zengin olan kişinin kişiliğine ve ahlakına değil, sadece parasınadır. Oysa Allah, kullarına böyle bir ahlakı yaşamalarını yasaklamıştır. Kuran’da insanlara asil, mütevazı, güvenilir, şefkatli, fedakar, olgun ve içli olmaları emredilir. Bir ayette insanın ahlakındaki inceliklere dikkat çekilerek şöyle buyrulur:
“İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Lokman Suresi, 18)
Sonuç: İslam Ahlakında İnsan Ayrımı Yoktur
Dünyanın geçici süsüne ve bu süse sahip olan insanlara imrenmek yanlış bir tavırdır. Asıl imrenilecek insanlar, Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren, mallarını ve canlarını O’nun yolunda kullanıp harcayan, malca değil iman, akıl ve takva yönünden önde olan insanlardır.
İslam ahlakında insanlar sadece takvalarına göre değerlendirilir. Allah’ın sınırlarını titizlikle koruyan yoksul bir insan, zengin ama Allah’ın emirlerine karşı gelen bir insandan takvaca kat kat daha üstündür. Bu nedenle İslam ahlakında insan ayrımı kesinlikle yoktur. Zenginliğin, itibarın, gücün değil güzel ahlakın geçerli olduğu bir anlayış vardır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle buyurur:
“Bizim Katımızda sizi (Bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız, ne de evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.” (Sebe Suresi, 37)
Allah Katında İnsanların En Değerlisi Takvaca En İleride Olanıdır
Yüce Allah, Kuran’da müminlere üstünlüğün ancak takva ile olduğunu, fiziksel yapı veya toplumsal statünün bir önemi olmadığını bildirmiştir. Bu nedenle bir Müslüman için temel ölçü, kişinin veya kavmin Allah’a olan bağlılığı, İslami değerlere olan saygısı, sevgisi ve İslam’a olan hizmetidir. Nitekim Bediüzzaman Said Nursi de talebelerine hitaben yazdığı ve “Hizmet Rehberi”nde yer alan bir mektubunda, takva konusunun üzerinde önemle durmuştur. Konunun önemine dikkat çekmek için mektubunun başında -Bu mektup gayet ehemmiyetlidir- ibaresini kullanmıştır:
“Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde Kur’an-ı Hakîm’in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, haramlar ve günahlardan kaçınmak; ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve sevap kazanmaktır. Her zaman şerri (kötülüğü) defetmek, kendi menfaatine tercih etmekle beraber; bu tahribat ve zevk ve cazibedar hevesler, zamanında bu takva olan fesatlıkları defetmek ve büyük günahları terketmek temel olup, büyük bir üstünlük kazanmıştır...” (Hizmet Rehberi, s. 119)
Din ahlakına göre yaşamayan insanların şuuruna varamadıkları önemli bir gerçek vardır: Gerçek zenginlik, Allah’a iman eden ve dünyanın geçip gitmekte olan süslerine gereğinden fazla önem vermeyen, herşeyin yalnızca Allah’tan geldiğini bilen müminlere aittir. Ortalama 50-60 yıllık dünya hayatı yerine Allah’ın sonsuza kadar süreceğini bildirdiği ahiret hayatını seçen bu insanlar, gerçek zenginlerdir. Mümin dünya hayatı karşılığında ahireti satın aldığı için zaten en karlı alışverişi yapmış, geçici değil sonsuz zenginliği seçmiştir.
İman Etmeyenlere Bolluk Verilmesinin Sırları
Dünya üzerinde, Allah’a inanmadığı halde bolluk ve nimet içinde yaşayan, bereketli topraklar, sağlıklı çocuklar sahibi olan, uzun ömür sürmüş ve halen de sürmekte bulunan birçok insan vardır. Bu insanlar sahip olduklarıyla Allah’ı razı etmek yerine şımarmakta, bunlarla Rabbimiz’in rızasını aramak yerine, Allah’tan uzaklaşmaktadırlar. Her geçen gün küfürleri artan ve durmadan günah toplayan bu insanlar, sahip olduklarının kendileri için hayır olduğunu zannederler. Oysa Allah Kuran’da bu insanlara verdiği nimetlerin ve tanıdığı sürenin hikmetini ve sırlarını haber vermektedir:
“Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor.” (Tevbe Suresi, 85)
“Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak. Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla Biz onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.” (Mü’minun Suresi, 54-56)
Ayetlerde açıklandığı gibi söz konusu insanların sahip oldukları nimetler onlar için hayır değildir. Onlara tanınan süre günahlarının daha da artması içindir. Vakitleri dolduğunda ise ne malları, ne çocukları, ne makamları onları acı bir azaptan kurtaramaz.
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 67. sayı (Ocak 2010) 26. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 495 kez incelendi.
|
 |
|