 |
Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)
Allah insanlara nasıl bir ahlaka sahip olmaları, nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini detaylı olarak bildirmiştir. Gerçek din ahlakı, Allah'ın emirlerinin eksiksiz olarak yerine getirilmesiyle yaşanır. İnsanların bir kısmı ise bu ahlakı yaşamaktan şiddetle kaçınırlar. Tam olarak Allah'ın hükümlerine teslim olmak istemez, kendi nefislerinin de tatmin olacağı bir model oluşturmaya çalışırlar. Bunun için kendilerince bazı kurallar, prensipler oluşturur, dinin de bu prensiplere uygun olması gerektiğini düşünürler. Kendi kuralları ve mantık örgülerine uygun olduğu müddetçe din ahlakını yaşamayı kabul ederler. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve aldatmacadır. Çünkü gerçek din ahlakı, insanların dediği gibi değil, Allah'ın bildirdiği gibi yaşanan ahlaktır.
Din ahlakının yaşanmadığı toplumların temel mantığı, kişilerin, hayatlarını Yüce Allah'ın bildirdiği ahlaka göre değil kendi belirledikleri sözde doğrulara ve yanlışlara göre sürdürmeleri ve hayatlarının en önemli konusu olan ahiret hakkında duyarsız bir tavır sergilemeleridir. Ancak bu seçimleri, onlara ahiretlerini kaybettirdiği gibi, onları dünyada da güzel bir hayat sürmekten mahrum bırakır. Çünkü bu toplumlarda yaşanan ahlak sistemi, oldukça "ilkel bir mantığa" dayalıdır. Temeldeki amaç, herkes için aşağı yukarı aynıdır: Ortalama 60-70 seneyi aşmayan sınırlı dünya hayatını kendilerince olabilecek en iyi şartlar içerisinde yaşamak...
Hiç şüphesiz, bu son derece küçük bir idealdir ve insanı ister istemez küçük düşünmeye, küçük hesaplar yapmaya, basit ve ilkel tavırlar sergilemeye iter. Çünkü bu idealin içerisinde nasıl ve neden yaratıldığını düşünmek, hayatın ardındaki gerçeği öğrenmek ve ölümden sonra yaşanacak sonsuz ahiret hayatı için hazırlık yapmak gibi önemli konular yer almaz. Bu hayat şeklinin ne denli ilkel ve çarpık olduğu ise ancak Kuran'da bildirilen yaşam biçimi, düşünce ve ahlak yapısı ile kıyas yapıldığında ortaya çıkar.
“İnsanların Dediği Gibi” Bir Dini Yaşamaya Yönelten Çarpık Mantıklar
İnsanların Allah'ın bildirdiği hak din ahlakını yaşamak yerine, insanları razı etmeye yönelik batıl bir dini yaşarken öne sürdükleri çarpık mantıklardan bazıları şöyledir:
“Hayatın Gerçekleri” Mantığı:
İnsanların bir kısmı hayatlarını Kuran'da yer alan hükümlere ve ahlak anlayışına göre düzenlemezler. Din ahlakının ve Kuran'ın tüm hayatları için ne kadar önemli olduğunu kavrayamazlar. Hatta din ahlakının ancak kısıtlı birkaç konuda hayatlarına yön verebileceğini düşünürler. Zorluk ve sıkıntı içinde kalmaları, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmeleri, ciddi ve acı verici bir rahatsızlık geçirmeleri, kendi güçleriyle baş edemedikleri bir korku yaşamaları ya da ölüm gibi olaylarla karşılaşmaları dışında, Allah'a sığınmaya gerek duymazlar.
Bu insanlar "elbette din vardır ama bir de hayatın gerçekleri vardır" yanılgısı ile kendi koydukları kurallar sistemini yaşatmaya devam ederler. Din ahlakının yaşanmasının, her insan için gerekli olduğunu kavrayamazlar. Bu nedenle de din ahlakından hayatları boyunca olabildiğince uzak durmaya, dinle ilgili hiçbir şeyi aralarında konuşmamaya özen gösterirler. Bu yanlış düşünce yapılarından dolayı da güzel ahlak göstermeyi bir zayıflık ve saflık olarak değerlendirirler. Örneğin bir insanın ne kadar fedakarlık yaparsa yapsın karşılığında, bencillik ve vicdansızlıktan başka bir şey bulamayacağına, dolayısıyla fedakarlık yapmakla akılsız bir konuma düşeceğine inanırlar. Bu nedenle böyle toplumlarda fedakarlık yapan kişiye "iyi niyetli ama saf" gözüyle bakılır. Çünkü bu kişi hiçbir çıkarı olmadığı halde bir başkasına iyilik yapmaktadır ve yaptığı için karşılık talep etmemektedir. Onlara göre bencilliğe bencillikle, kine kinle, düşmanlığa düşmanlıkla, sevgisizliğe sevgisizlikle karşılık vermek hayatın gerçek yüzünü yansıtmaktadır.
Oysa Kuran'da Allah'ın, insanlardan samimi ve sadece Kendi rızasını gözeten, kimsenin kınamasından çekinmeyen, güzel bir ahlak istediği bildirilir. Rabbimiz kulları arasında, sözünü ettiğimiz "dünya hayatının gerçeği" mantığının tam aksi bir ahlakın hakim olmasını emretmektedir. Buna göre, bir insan ancak kendisine yapılan kötülüğe iyilikle karşılık verdiği takdirde iyi bir insan olabilir. Bu tavır, düşmanlık yerine güçlü dostlukların kurulmasında önemli bir adımdır. Allah bu sonucu Kuran'da şu şekilde müjdelemektedir:
İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır; o zaman, (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.(Fussilet Suresi, 34)
“Çoğunluk Yapıyor” Mantığı:
İnsanları, din ahlakının gereklerini yerine getirmekten alıkoyan sebeplerden biri de, içinde yaşadıkları toplumun kendileri hakkında ne diyeceğine, ne düşüneceğine bağımlı hale gelmeleridir. Bu babadan oğula geçen, kimsenin itiraz etmeye gücünün yetmediği batıl bir gelenek haline gelmiştir. Ve bu kişilerin toplumun sayısal çoğunluğunu oluşturuyor gibi gözükmeleri diğer insanları da yanlış yönlendirmekte, onları haksız çoğunluğun yaşadığı hayat şeklinin ve uydukları kuralların doğru olduğuna inandırmaktadır. Oysa Kuran'da Allah Müslümanlara şöyle emretmektedir:
Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların hevalarına uyma. Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni şaşırtmamaları için onlardan sakın. Şayet yüz çevirirlerse, bil ki, Allah bir kısım günahları nedeniyle onlara bir musibeti tattırmak istemektedir. Şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır.(Maide Suresi, 49)
İnsanların bir kısmı, vicdanları onaylamasa da kendilerini çoğunluğun yaşam tarzına ayak uydurmak zorunda hissederler. Bunu, toplumun bir ferdi olmanın zorunluluğu olarak görürler. Kendilerini, "Madem bu toplum içinde yaşıyoruz, kötü ahlaka çağırsalar da toplumun koyduğu kurallara ve öngördüğü hayat şekline uymak zorundayız" mantığına uyma zorunluluğu içinde hissederler. Toplumun bireylerini hoşnut etmeyi en zaruri görevlerinden biri olarak benimserler. Bu nedenle toplumun, "başkaları ne der, insanlar nasıl değerlendirir, ne düşünürler, benim için iyi desinler, akıllı, zeki desinler, zengin desinler, cömert desinler, benim hakkımda şöyle düşünmesinler, şunu demesinler, böyle konuşmasınlar" gibi kısır döngüye dönüşmüş bozuk mantıkların içinden çıkmayı başaramazlar.
Oysa çoğunluğun yöneldiği hayat şekli -eğer din ahlakını yaşamıyorlarsa-, uydukları sahte kural ve yaptırımlar insanları doğruya yöneltmez. Aksine Allah Kuran'da çoğunluğa uymanın, insanı yoldan saptıran bir tehlike olduğunu şöyle haber vermektedir:
Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminle yalan söylerler.(Enam Suresi, 116)
“Gerçekleri Bir Tek Sen mi Fark Ediyorsun?” Mantığı
Din ahlakından uzak toplumlarda, atalarından öğrendikleri ile hayatlarını sürdürmeye kararlı insanlar, kendi aralarında rağbet gören, hayatlarının içine sinmiş bu uydurma dinin hükümlerine müdahele etmek isteyenlere kesin olarak karşı koyarlar. Kendilerine doğruları getiren iman sahibi kişilerin, bu batıl dinin kurallarını zedelemelerini istemezler. Kuran'da Allah atalarının dinine uyan insanların bu zihniyetini şöyle haber vermektedir:
Ne zaman onlara: "Allah'ın indirdiklerine uyun" denilse, onlar: "Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız" derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler? (Bakara Suresi, 170)
Bu kişiler samimi, inanç sahibi kişilerin sabırla açıkladıkları din ahlakına dair gerçekleri; "Bunları bir tek sen mi anladın, bunca insan yanılıyor mu, bu zamana kadar bunu kimse fark edemedi de şimdi sen mi fark ediyorsun..." gibi tepkileriyle etkisiz hale getirmek için gayret sarf ederler. Çünkü onların inançlarına göre, "doğruları bir tek sen mi fark ettin" şeklinde karşı çıkmak karşı tarafı sindirir, kişinin kendine olan güvenini sarsar. Ama bu yöntem, ancak onların batıl inanç sistemlerinde geçerli olabilir; çünkü gerçek Müslümanlar böyle basit karşı çıkmalardan Allah'ın izniyle hiçbir şekilde etkilenmezler.
Allah'ın Bildirdiği Din Ahlakına Göre Yaşamayan İnsanlar Kendi İstek ve Tutkularını İlah Edinen Kimselerdir (Allah’ı tenzih ederiz.)
İnsanları Allah'ın bildirdiği gibi din ahlakını yaşamaktan alıkoyan en önemli unsurlardan biri, akıl ve vicdanlarıyla değil, nefisleriyle düşünmeleridir. Diğer bir deyişle, kendi istek ve tutkularına göre hareket etmeleridir. Bu da söz konusu insanların hak olana değil, batıl olana uymalarına, hem kendilerine hem de çevrelerine maddi manevi büyük sıkıntılar vermelerine neden olur. Allah Kuran'da, nefsin insanları hep kötülüğe yönlendirdiğini şu şekilde bildirmiştir:
... Çünkü gerçekten nefis, -Rabbim'in kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır,esirgeyendir. (Yusuf Suresi, 53)
Bir başka ayette ise, insanların kendi istek ve tutkularına uymalarının büyük belalara sebep olacağı şöyle haber verilmiştir:
Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. Hayır, Biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar. (Müminun Suresi, 71)
Allah'ın bildirdiği din ahlakı, insanların yaratılışına en uygun olanıdır. İnsanların kendi mantık örgülerine, kültürlerine, birikimlerine göre yaptıkları değerlendirmeler ise çeşitli sıkıntılara neden olur. Çünkü Kuran ahlakını yaşamayan bir insan, herşeyin kendi nefsine uygun olmasını ister. Ona göre önemli olan, nefsinin isteklerinin tatmin olmasıdır, bu durumun ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ise çoğunlukla düşünmez. Düşünse dahi, nefsi kendi istek ve tutkularını ona daha önemli gösterir. Nefse göre hareket edildiğinde, kişinin en çok kendisinin rahat etmesi, en çok kendisinin gözetilmesi gerekir. Kuran ahlakını yaşamayan insanların bu bitmek bilmeyen hırsları Kuran'da şu şekilde haber verilmiştir:
Yoksa insana 'her arzu edip dilekte bulunduğu' şey mi var? (Necm Suresi, 24)
Nefsinin planladığının aksine bir durum geliştiğinde de bu insanlarda çok fevri tepkiler oluşabilir. Öfke, küskünlük, duygusallık gibi Kuran ahlakına uygun olmayan davranışlar gösterilebilir. Bu durum söz konusu insanların bencil, sevgisiz, kibirli, insaniyetsiz olmalarına neden olur. Bu insanlar en çok kendilerini severler. Yakınlarını, dostlarını veya ailelerini sevdiklerini iddia ettiklerinde de, bu sevgi anlayışının muhakkak onların nefislerine uygun olması gerekir. Yani, sevgilerinde Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini gözetmez, dünyevi birtakım beklentilere göre hareket ederler.
Tüm bunların en başta kişinin kendisine zarar vereceği açıktır. Sürekli nefsinin isteklerini yerine getirmeye çalışan insan, kendisini yıpratan bir hırsla yaşamanın sıkıntılarını çeker. Güven, huzur, itidal yerine, sürekli endişe, korku ve tedirginlikle yaşar. Sahip olduğu herşeyin Allah'ın bir lütfu olduğunun bilinciyle hareket etmediği ve tevekkül etmediği için, sahip olduklarını kaybetmekten ya da olayların kendi istediği gibi gelişmeyeceğinden duyduğu korku ruh dengesini bozar.
Sonuç: Müminlerin Rehberi Allah'ın Bildirdiği Kuran Ahlakıdır
Gerçek din ahlakını yaşamak, Allah'ın bildirdiği ahlakı eksiksiz olarak yaşamak ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetine tam olarak uymakla mümkündür. Allah'ın bildirdiği dışında mantık örgüleri kurmak, yorumlarda bulunmak insana her zaman kayıp getirir. Allah, "...Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma..." (Maide Suresi, 48) ayetiyle müminlerin ölçüsünün ve rehberinin, Allah'ın indirdiği hüküm olan Kuran ahlakı olduğunu bildirmiştir. Bundan başka yol arayanların, doğruya ulaşmaları mümkün değildir.
Allah, "... (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir." (Kasas Suresi, 83) ayetiyle de Kendisi'nin emrettiği ahlakı yaşayanların en güzel sonuca kavuşacaklarını müjdelemiştir. Allah'ın izniyle müminler, hem dünyada hem de ahirette Rabbimiz'in müjdelediği gibi güzel bir hayat yaşarlar. Tüm bunlara rağmen kendi istek ve tutkularına göre yaşamak isteyenlerin kavuşacakları sonuç ise, Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez. (Kasas Suresi, 50)
Kimi insanların içinde yaşadıkları karanlık ve ürkütücü tarzından kurtulabilmelerinin, huzurlu, güvenilir ortamlar içinde yaşayabilmelerinin tek bir yolu vardır. Bu yol, toplumu oluşturn bireylerin “insanlara tapınma dini”nin pençesinden kurtulmaları, yalnızca Allah’a iman etmeleri ve Allah’ın Kuran’daki emir ve yasaklarına uymalarıdır. Bu, tüm insanlar için mutlak bir kurtuluş demektir. Çünkü insanı Allah yaratmıştırve onun ruhunun neye ihtiyacı olduğunu da en iyi Allah bilir. Kuran’da bu gerçek şöyle haber verilmektedir:
Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Din Ahlakından Uzak Yaşayan Toplumlarda “Desinler” ve “Demesinler” Kuralları:
Birçok insanın hayatı, "desinler" ve "demesinler" mantıkları üzerine kuruludur. Bu kuralların kökeninde de din ahlakı olmadığı için, insanların rızasını gözetme, karşı tarafın kendisinden istediği gibi bir hayat ve kişilik yaşamaya zorunlu hissetme yanılgısı vardır. Bu yanlış mantığı hayatına geçiren bir insan, artık kendi hür vicdanını ve aklını kullanamaz. Çünkü insanların övgüsü, ilgisi, sevgisi, yakınlık ve dostluğu için sürekli olarak kalıp değiştirmek zorunda kalır. "İnsanlar benim için şöyle desin", "kimse benim hakkımda şöyle demesin" gibi düşünceler aklını kullanmasını engeller ve çevresindeki her insanı tek tek razı etmeye çalışmak gibi başarılması imkansız bir çaba içine girmesine neden olur. Kendi vicdanına başvurduğunda çok doğru olduğunu gördüğü, hatta doğruluğundan en ufak bir şüphe duymadığı konularda dahi, doğru olan yerine toplumun talebine göre yaşamak zorunda kalır. Oysa Kuran'da Allah'ın hoşnutluğu üzerine kurulmayan bir yaşamın, sahibini sürükleyeceği kötü son şöyle bildirilmektedir:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Din ahlakının yaşanmadığı toplumların ne denli “ilkel bir mantık” içerisine düştüklerini fark etmek, son derece önemlidir. Yapılması gereken ise bu matığın getirdiği ahlak modelini her yönüyle düşünmek ve bu yapıdan kurtulmanın tek çözümü olan Allah’ın insanlar için seçip beğendiği yaşam şekline uymaktır.
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 60. sayı (Haziran 2009) 14. sayfada yayınlanmıştır.
Bu eser 971 kez incelendi.
|
 |
|